1 Aralık 2025 Pazartesi

Alfred Schütze - Rainer Maria Rilke, Kalbin Sırrına Ermiş Bir İnsan - Notlar

Alfred Schütze - Rainer Maria Rilke, Kalbin Sırrına Ermiş Bir İnsan - Notlar

Rainer Maria Rilke, Ein Wissender des Herzens, Urachhaus, 2016

 


Giriş

Sanatçıdan katı bir felsefi sistem kurmasını beklemek veya onun sezgilerini sistematik dogmalara hapsetmeye çalışmak sanatsal yaratıma bir şiddettir.

Ancak / büyük sanat açıkça tanımlanmış bir dünya görüşünden (Weltanschauung) beslenir.

 

Rilke, yaşadığı dönemin (19. yüzyıl sonu / 20. yüzyıl başı) genel krizini derinden hissetmiştir. Bu kriz, soyut zekaya, kavramlara ve teorilere duyulan derin güvensizliktir. Kavramlar, yaşamın sıcaklığından yoksun "gölgeli ve yalancı bir dünya" gibi görülür.

 

Rilke, ilahi ve doğaüstü olanı kaybetmemek için başlangıçta zihinsel kavramlardan kaçmış, kendisini duygunun derinliklerine ve sözcüklerin arkasındaki imgelere bırakmıştır.

Şiirindeki hakikat unsuru, salt duygusal kalıpları patlatarak felsefi ve tinsel bir berraklığa evrilmiştir.

 

Rilke’nin popülerleşmesini sağlayan "estetize dindarlık" (çağın ruhuna uygun, hoş ve dekoratif tinsel tonlar) sadece bir dış kabuktur.

 

Kelime

Faust, Yuhanna İncili'nin başındaki "Başlangıçta Söz (Logos) vardı" cümlesini çevirirken Söz'ü (Wort) küçümser ve onu sırasıyla Anlam (Sinn), Güç (Kraft) ve en sonunda Eylem (Tat) olarak tercüme eder.

Faust’un bu çeviri silsilesi bir yükseliş değil, kozmik bir düşüştür. Şeytan (Mephistopheles), insanı ilahi manevi yüksekliklerden görünür ve maddi olana indirmek için Söz'ü devalüe eder. Söz; anlamı, gücü ve eylemi zaten kapsayan ilahi bir bütündür.

23 yaşındaki genç Rilke, başlangıçta kelimelerin ruhun derinliklerini ifade etmekte yetersiz olduğunu iddia etmiş ve kelimeleri küçümsemiştir.

 

Rudolf Steiner, Rilke’ye yanıt vererek sorunun kelimelerde değil, onları yüzeysel kullanan "kaba ellerde" olduğunu belirtmiştir. Kelime, derin bir sezgiyle ele alındığında ruhun en gizli katmanlarına işaret edebilir.

Rilke zamanla dildeki yüzeysel ve araçsal kullanım ile özsel/yaratıcı dilli ayırt etmeyi öğrenmiştir.

 

Rilke, ilhamı edilgen bir şekilde beklemek yerine, heykeltıraş Auguste Rodin’in sürekli çalışma ("Il faut travailler toujours") disiplinini benimsemiştir. Kelime dağarcığını zenginleştirmek için Grimm’in dev Almanca sözlüğünü incelemiş, dili çetin bir zanaat olarak görmüştür.

Şiir sadece duygulardan ibaret değildir. Şiir şehirlerin, insanların, ölümün ve yaşamın kan haline gelmiş içsel tecrübeleridir. Ancak bu derin birikim kana karıştığında şiirin ilk sözü doğabilir.

Rilke, ticari veya günlük kaygılarla yazmayı reddetmiş; içsel sesin gelmesini ağır bir taş gibi duran yalnızlığında sabırla beklemiştir.

 

Apollon ve Dionysos Dünya Yasaları

Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu’nda tanıttığı rüya/biçim (Apollon) ve sarhoşluk/kendinden geçme (Dionysos) karşıtlığı, 20. yüzyılda somut bir jeopolitik ve kültürel ikiliğe dönüşmüştür:

Batı (Apolloncu): İnsan zihninin biçime, mekanizmaya ve teknolojiye dönüştüğü, ancak biçimin katılaşarak insanı ezme riski taşıdığı dünya.

Doğu (Dionysosçu): Bireysel sınırların eridiği, henüz biçimlenmemiş, mistik, dalgalı ve sonsuz akışın hüküm sürdüğü dünya.

 

25 yaşında Rusya’ya giden Rilke, orada "el değmemiş", dindar ve bekleyen Rus halkının temsil ettiği Dionysosçu ruhu tecrübe etmiştir.

Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch) ve Resimli Kitap (Das Buch der Bilder), bu Dionysosçu coşkunun ve akışkanlığın ürünüdür. Dizeler bir nehir gibi kendiliğinden akar; fakat içlerindeki biçim henüz tanımlanmamış, benlik (Ego) akışın içinde erime tehlikesiyle karşı karşıyadır.

 

Dionysosçu erime tehlikesini hisseden Rilke, Paris’te heykeltıraş Auguste Rodin ile karşılaşarak Apolloncu biçim ve sınırlama dünyasına adım atar.

 

Şair artık nesnenin karşısına bir heykeltıraş veya mermer ustası gibi geçer. Tıpkı Panter (Der Panther) şiirinde olduğu gibi nesneyi sabırla gözlemler.

Bu dönemin eseri olan Yeni Şiirler, heykelsi bir katılık, titizlikle işlenmiş bir dil ve Apolloncu bir berraklık taşır. Tesadüf değildir ki kitap doğrudan Apollon’a adanmış bir şiirle başlar.

 

Rilke, geç dönem eserleri olan Duino Ağıtları (Duineser Elegien) ve Orpheus'a Soneler’de (Die Sonette an Orpheus) Doğu’nun derin tinsel ruhu ile Batı’nın kısıtlayıcı biçimsel disiplinini sentezlemiştir.

(Orpheus'a Soneler) Sessiz dünyaya söyle: Koşuyorum. (Batı'nın katılaşmış dünyasına akışı haber verir)

Hızlı suya söyle: Ben. (Doğu'nun kaotik akışına sabitleyen "Ben" bilincini sunar)

 

Kader ve Kendi Kendine Eğitim

Rilke’ye göre kader; insanın pasif bir katlanmayla (Stoacı tavır) geçiştireceği kör bir tesadüf ya da sırtında taşıdığı anlamsız bir yük değildir.

Şairin "Bakan" (Der Schauende) şiirinde ifade ettiği gibi, insanı sıradan başarılar küçültür; ruhu büyütecek olan şey, ebedî ve ilahi olan karşısında uğranan "büyük yenilgilerdir."

Rilke, kalbin ancak en dibe itildiğinde derinleştiğini savunur. Acıyı reddetmek yerine, onu bir "algı" (Perzeption) biçimi olarak benimser. Hayatı katıksız bir şekilde kabul etmek, varoluşa verilen en derin içsel onaydır.

 

Kader dışarıdan üzerimize çöken bir güç değil, insanın kendi iç aktivitesinin bir eseridir. Bir tıp kavramı olan "bünye/mizaç" (Anlage) gibi, ruhsal varlığımız da dış dünyadaki olayları kendi ihtiyacına göre çeker veya iter.

Gündelik, dünyevi egomuzun ötesinde yer alan ve Rilke'nin "Dahi" veya "Yüksek Ego" dediği ilahi varlık, gelişmemiz için gerekli olan olayları varoluş dairemize yerleştirir. Dolayısıyla kaderi onaylamak, içimizdeki ilahi olanı onaylamaktır.

 

Kaderi onaylamak pasif bir bekleyiş değil, aktif bir disiplin gerektirir.

 

Sanatın iki büyük sapkınlığı olarak gördüğü "aşırı çilecilik" (bedeni ve hayatı hiçe sayma) ile "sarhoşluk"tan (coşkuyu ucuzlatma) uzak durur.

Şeytanlarım benden kovulsaydı, meleklerimin de ürkmesinden korkarım.

Rilke, ruhundaki acı ve karanlığı dışarıdan bir müdahaleyle (psikanaliz) kestirmeden iyileştirmeyi, varoluşsal zenginliğe bir ihanet olarak görür. Karanlık ve acı, ruhsal aydınlığın doğum koza dönemidir. Şair, bir kozanın içinde tırtıldan kelebeğe dönüşmeyi veya uçamayacaksa bile o "yas pelerinini" dürüstçe taşımayı seçer.

 

Aşk ve Topluluk

Gaspara Stampa ve Marianna Alcoforado (Portekizli Rahibe): Rilke bu tarihsel kadın figürlerini "gerçek aşkın rol modelleri" olarak över.

 

Rahibe Alcoforado’nun aşkı, karşısındaki erkeğin (Chamilly Kontu) sığlığından tamamen bağımsızdır. Aşkını bencil bir karşılık beklentisine dönüştürmez; duygusunun muazzam gücünü kendi içine ve varoluşa yönlendirir. Bu, öteki insanı bir "mülk" gibi sahiplenmeyen, nesnesiz ve koşulsuz bir sevgidir.

 

Sevmek; hazır bir duyguya konmak değil, uzun bir yalnızlık içinde "kendi içinde bir dünya olmak", gece gündüz kendini döverek yontma görevidir.

Gerçek insani ilişki, iki kişinin birbiri içinde erimesi veya birbirini kısıtlaması değildir. Aksine, her birinin diğerinin yalnızlığını koruma ve ona gökyüzü kadar geniş bir alan (Freiraum) açma görevidir. Sevgi, karşıdakinin "Yüksek Benliği"ne (Ego) hizmet etmelidir.

 

Rilke, insanı doğrudan doğruya sadece dünyevi ilişkileriyle kavramanın yetersiz olduğunu belirtir. İnsani topluluğun ve sosyal yaşamın gerçek kaynağı, insanı aşan ilahi/manevi alandadır.

 

Şair, "İnsani şeylerde eğitilmek isteniyordum... Melek olmayı öğrendim ve insanları atlayarak onlara sıcaklıkla baktım" der. Gerçek bir topluluk oluşturabilmek için karanlık güdülere veya ideolojilere değil, insanlığa daha yüksek, ruhsal bir seviyeden (melek gözüyle) bakabilen bir sevgiye ihtiyaç vardır.

 

Aşk, sadece dünyevi ve geçici bir haz akımı değil, sonsuzluğa uzanan bir iş, bir yevmiyedir. Birlikte olan insan ölümde birbirini nasıl tamamen serbest bırakmak zorundaysa, yaşam boyunca da birbirini kısıtlamadan özgür bırakmalıdır.

 

Gerçek birliktelikler ve evlilikler, doğum öncesi ve ölüm sonrası ruhi alemin kararlarıyla derinleşir. Bu tinsel bağ algılanmadığı sürece evlilikler ve toplumsal yapılar yüzeysel ve kırılgan kalmaya mahkûmdur.

 

Dönüşüm

Aydınlık krallık, karanlık güçlerin silahlarıyla (şiddet, nefret) savaşamaz. Bu yüzden karanlığı "içeriden" aydınlatmak ve kurtarmak için kendi içinden bir ışık tohumunu kötülüğün kalbine gönderir.

Kötülükle, onu aşağılayarak veya yok sayarak değil; onun içine girip onu dönüştürerek mücadele edilebilir.

Goethe, Hıristiyanlığın en büyük başarısını "aşağımızda/altımızda kalanlara saygı duymak" olarak tanımlar.

Asıl başarı, dünyanın üstüne basıp cennete kaçmak değil; yoksulluğu, utancı, acıyı, hatta günahın kendisini ilahi bir desteğin parçası olarak kabul edip sevmektir. Goethe’ye göre bu, dünyayı dönüştüren gerçek Mesih ruhudur.

 

Nietzsche’nin "Yeryüzüne sadık kalın kardeşlerim" çağrısı, aslında Hıristiyanlığın özündeki "dünyayı onaylama" dürtüsüyle tamamen örtüşür.

Ortaçağ Kiliselerinin dünyayı yok sayan çileci tutumu, Hıristiyanlıktan ziyade Budist dünya görüşünün bir tekrarıdır. Gerçek Hıristiyanlık ise Mesih'in yeryüzüne inmesi ve dünyayı içsel/ruhsal bir bedene kavuşturmasıyla dünyayı onaylar.

 

"Görünmezin Arıları" (Die Bienen des Unsichtbaren)

Rilke için insanın en acil ve kutsal görevi kaçmak değil, dönüşümdür. Geçici, somut ve düşmüş olan bu dünyayı; sevgimiz, acımız ve bilincimizle öyle derin özümsemeliyiz ki dünya içimizde "görünmez bir biçimde" yeniden dirilsin. İnsanlar "görünmezin arılarıdır."

Korkunç, zor veya iğrenç görünen her şey, aslında bizden yardım bekleyen çaresiz şeydir. Tıpkı rüya imgesinde çamurlu, tiksindirici bir toprak parçasından kelebeğin çıkması gibi; karanlık ve acı da insan sevgisiyle şekillendirildiğinde ruhsal bir mücevhere dönüşür.

Rilke’nin melekleri Hıristiyanlığın geleneksel cennet melekleri değil, görünen dünyayı görünmezliğe dönüştürmüş yüksek bilinç varlıklarıdır. İnsana "korkunç" gelmelerinin sebebi, insanın hâlâ somut ve geçici olana tutunma çabasıdır.

İnsan, dünyayı terk etmek için değil; dünyanın acısını, geçiciliğini ve karanlığını kendi ruhsal ateşiyle "görünmez bir cennete" dönüştürmek için buradadır.

 

Tanrı ve Dünya

Rilke, kutsal ve yüce olanı kavramsal ve akılcı bir dille sergilemek yerine, onu şiirsel sözün ve gizemli bir sessizliğin (iffetli bir rezerv) korumasında tutmayı seçer. Ayırıcı zekanın kibrinden nefret eder. Ona göre derin gerçekler içsel ve sabırlı bir olgunlaşma süreciyle büyür; aceleci ve meraklı düşüncelerle dışarı sürüklendiğinde değerini kaybeder ve bozulur.

Rilke, ruh dünyasını veya sıra dışı deneyimleri reddetmez; aksine bunların hayatın bir parçası olarak cesaretle kabul edilmesini ister.

Geleneksel dinleri, ruhsal deneyimleri hayattan soyutlayıp dışladıkları ve sığ birer ahlak kurumuna dönüştükleri için eleştirir.

İnsanın dışarıdan bir teselliye ya da tanrısal bir müdahaleye ihtiyacı yoktur; ilahi olana dair en büyük ve en sınırsız teselli kaynakları zaten insanın kendi duyusal ve ruhsal yetilerinde mevcuttur.

 

Tanrı'yı aramak için yeryüzünden kaçmak gerekmez; Tanrı ile dünya birbirine zıt değil, bir bütündür.

Yeryüzü, ruhun ve gelecekteki ilahi varoluşun büyük bir okuludur. Ruhsal kavrayış organları burada, dünyevi yaşantıların derinliğiyle (Cordoba'daki bir köpeğin bakışındaki ciddiyet gibi sıradan ama derin anlarla) oluşur.

 

Ağaç, taş, bulut veya rüzgar gibi "şeyler" ölü nesneler değil, Tanrı'nın giysisi ve ruhun birer tezahürüdür. Rilke, nesnelere büyük bir hürmetle yaklaşır; dünyevi ve görünür olanı içselleştirerek görünmez/ruhsal alana taşımayı (onu bir simgeye/imgeye dönüştürmeyi) amaçlar.

 

Rilke, kilisenin sunduğu günah, fidye, aracı (kurumsal İsa) ve ahiret anlayışına direnir. Aracı figürleri Tanrı ile insan arasına giren birer engel olarak görür.

İmanı zihinsel veya kalbi bir "zorlama" olarak gördüğü için reddeder. Bunun yerine, Tanrı'yı soyunda/kanında ve varoluşunun doğal bir akışında hisseden tutumları (Arap ve Yahudi dindarlığı gibi) kendine daha yakın bulur.

 

Ölüler

Rilke, Goethe'de olduğu gibi dünyayı "bu dünya" ve "ahiret" şeklinde iki ayrı, kopuk aleme bölmez. Onun dünya görüşünde yaşam ve ölüm, aynı gerçekliğin iki farklı yüzü ve büyük bir varoluşsal bütündür.

Ölüler bizden uzak, ulaşılmaz bir yerde değildir; yaşayanlar ile ölenler arasındaki ilişki yeryüzünde de kesintisiz biçimde sürer.

Rilke "hayatı ölüme açık tutmayı" varoluşsal bir misyon sayar.

 

İnsanları birbirine bağlayan gerçek bağlar mekânsal veya zamansal değildir; sevgiyle temellenen ruhsal bağlantılar geçicilikten arınmıştır.

Gerçek bir insan ilişkisi ölümle sona ermez; aksine ölüm, sevilen kişiyi ve onun bıraktığı etkiyi zihnimizde ve ruhumuzda daha kalıcı, daha ulaşılabilir kılar.

Kaybedilen bir yakının ardından duyulan üzüntü, yaşayan insana daha büyük bir ahlaki sorumluluk ve "yaşamın derinliklerine itilme" görevi yükler.

 

Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler, şairin ölüler dünyasıyla, görünmez alanla ve zamansızlıkla kurduğu bu derin temasın ürünüdür.

 

Rilke'ye göre gerçek sanatçı, yalnızca kendi kişisel/öznel duygularını değil, bu çift alemin (yaşam ve ölümün) ortak alanından beslenen evrensel ve tinsel sesleri dile getirir. Genç yaşta ölenlerin harcanmamış ruh enerjileri, sanatçının eline kılavuzluk eder.

 

Duino Ağıtları / Acı, ıstırap ve ağıt burada bir yıkım değil; kabuğun içindeki kum tanesinin inciye dönüşmesi gibi ruhu dönüştüren, onu "sevinç kaynağına" taşıyan asil bir rehberdir.

 

Çözüm

Geleneksel edebiyat tarihi, bir sanatçıyı yalnızca doğduğu dönemin, toplumsal koşulların veya kendisinden önceki edebi akımların bir "ürünü" olarak açıklamaya çalışır. Bu pragmatik yöntem Rilke söz konusu olduğunda başarısız olmaya mahkûmdur. Çünkü Rilke, yaşadığı çağa kök salamamış, günümüz kültüründe adeta "evsiz" ve uzak diyarlardan gelmiş yabancı bir misafir gibi yaşamıştır. Onun getirdiği derinlik yakın geçmişin olgularıyla açıklanamaz.

 

Rilke’nin şiirlerindeki bilgelik, analitik veya zihinsel (kognitif) bir öğrenme sürecinden değil; ruhunun derinliklerinde taşıdığı, belki kendisinin bile ancak yarı yarıya farkında olduğu kadim bir ruhsal miras ve hürmet duygusundan beslenir. Rilke zihnin değil, "kalbin inisiyesi"dir.

 

Rilke’nin taşıdığı ruhsal zenginlik o kadar büyüktür ki, kendi çağının mevcut kavramsal dili ve düşünce kalıpları bunu tamamen bilince çıkarıp kavratmaya yetmemiştir. Sanatçının görevi taşıdığı ilahi/ruhsal cevheri zihinsel olarak sistemleştirmek değil, onu yaratmaktır.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder