Alfred
Schütze - Rainer Maria Rilke, Kalbin Sırrına
Ermiş Bir İnsan - Notlar
Rainer Maria Rilke, Ein Wissender des Herzens, Urachhaus,
2016
Giriş
Sanatçıdan katı bir felsefi sistem kurmasını beklemek veya
onun sezgilerini sistematik dogmalara hapsetmeye çalışmak sanatsal yaratıma bir
şiddettir.
Ancak / büyük sanat açıkça tanımlanmış bir dünya görüşünden
(Weltanschauung) beslenir.
Rilke, yaşadığı dönemin (19. yüzyıl sonu / 20. yüzyıl başı)
genel krizini derinden hissetmiştir. Bu kriz, soyut zekaya, kavramlara ve
teorilere duyulan derin güvensizliktir. Kavramlar, yaşamın sıcaklığından yoksun
"gölgeli ve yalancı bir dünya" gibi görülür.
Rilke, ilahi ve doğaüstü olanı kaybetmemek için başlangıçta
zihinsel kavramlardan kaçmış, kendisini duygunun derinliklerine ve sözcüklerin
arkasındaki imgelere bırakmıştır.
Şiirindeki hakikat unsuru, salt duygusal kalıpları
patlatarak felsefi ve tinsel bir berraklığa evrilmiştir.
Rilke’nin popülerleşmesini sağlayan "estetize
dindarlık" (çağın ruhuna uygun, hoş ve dekoratif tinsel tonlar) sadece bir
dış kabuktur.
Kelime
Faust, Yuhanna İncili'nin başındaki "Başlangıçta Söz
(Logos) vardı" cümlesini çevirirken Söz'ü (Wort) küçümser ve
onu sırasıyla Anlam (Sinn), Güç (Kraft) ve en sonunda Eylem (Tat)
olarak tercüme eder.
Faust’un bu çeviri silsilesi bir yükseliş değil, kozmik bir
düşüştür. Şeytan (Mephistopheles), insanı ilahi manevi yüksekliklerden görünür
ve maddi olana indirmek için Söz'ü devalüe eder. Söz; anlamı, gücü ve eylemi
zaten kapsayan ilahi bir bütündür.
23 yaşındaki genç Rilke, başlangıçta kelimelerin ruhun
derinliklerini ifade etmekte yetersiz olduğunu iddia etmiş ve kelimeleri
küçümsemiştir.
Rudolf Steiner, Rilke’ye yanıt vererek sorunun kelimelerde
değil, onları yüzeysel kullanan "kaba ellerde" olduğunu belirtmiştir.
Kelime, derin bir sezgiyle ele alındığında ruhun en gizli katmanlarına işaret
edebilir.
Rilke zamanla dildeki yüzeysel ve araçsal kullanım ile
özsel/yaratıcı dilli ayırt etmeyi öğrenmiştir.
Rilke, ilhamı edilgen bir şekilde beklemek yerine,
heykeltıraş Auguste Rodin’in sürekli çalışma ("Il faut travailler
toujours") disiplinini benimsemiştir. Kelime dağarcığını
zenginleştirmek için Grimm’in dev Almanca sözlüğünü incelemiş, dili çetin bir zanaat
olarak görmüştür.
Şiir sadece duygulardan ibaret değildir. Şiir şehirlerin,
insanların, ölümün ve yaşamın kan haline gelmiş içsel tecrübeleridir. Ancak bu
derin birikim kana karıştığında şiirin ilk sözü doğabilir.
Rilke, ticari veya günlük kaygılarla yazmayı reddetmiş;
içsel sesin gelmesini ağır bir taş gibi duran yalnızlığında sabırla
beklemiştir.
Apollon ve Dionysos Dünya Yasaları
Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu’nda tanıttığı rüya/biçim
(Apollon) ve sarhoşluk/kendinden geçme (Dionysos) karşıtlığı, 20. yüzyılda
somut bir jeopolitik ve kültürel ikiliğe dönüşmüştür:
Batı (Apolloncu): İnsan zihninin biçime, mekanizmaya ve
teknolojiye dönüştüğü, ancak biçimin katılaşarak insanı ezme riski taşıdığı
dünya.
Doğu (Dionysosçu): Bireysel sınırların eridiği, henüz
biçimlenmemiş, mistik, dalgalı ve sonsuz akışın hüküm sürdüğü dünya.
25 yaşında Rusya’ya giden Rilke, orada "el
değmemiş", dindar ve bekleyen Rus halkının temsil ettiği Dionysosçu ruhu
tecrübe etmiştir.
Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch) ve Resimli
Kitap (Das Buch der Bilder), bu Dionysosçu coşkunun ve akışkanlığın
ürünüdür. Dizeler bir nehir gibi kendiliğinden akar; fakat içlerindeki biçim
henüz tanımlanmamış, benlik (Ego) akışın içinde erime tehlikesiyle karşı
karşıyadır.
Dionysosçu erime tehlikesini hisseden Rilke, Paris’te
heykeltıraş Auguste Rodin ile karşılaşarak Apolloncu biçim ve sınırlama
dünyasına adım atar.
Şair artık nesnenin karşısına bir heykeltıraş veya mermer
ustası gibi geçer. Tıpkı Panter (Der Panther) şiirinde olduğu
gibi nesneyi sabırla gözlemler.
Bu dönemin eseri olan Yeni Şiirler, heykelsi bir
katılık, titizlikle işlenmiş bir dil ve Apolloncu bir berraklık taşır. Tesadüf
değildir ki kitap doğrudan Apollon’a adanmış bir şiirle başlar.
Rilke, geç dönem eserleri olan Duino Ağıtları (Duineser
Elegien) ve Orpheus'a Soneler’de (Die Sonette an Orpheus)
Doğu’nun derin tinsel ruhu ile Batı’nın kısıtlayıcı biçimsel disiplinini
sentezlemiştir.
(Orpheus'a Soneler) Sessiz dünyaya söyle: Koşuyorum.
(Batı'nın katılaşmış dünyasına akışı haber verir)
Hızlı suya söyle: Ben. (Doğu'nun kaotik akışına
sabitleyen "Ben" bilincini sunar)
Kader ve Kendi Kendine Eğitim
Rilke’ye göre kader; insanın pasif bir katlanmayla (Stoacı
tavır) geçiştireceği kör bir tesadüf ya da sırtında taşıdığı anlamsız bir yük
değildir.
Şairin "Bakan" (Der Schauende) şiirinde ifade
ettiği gibi, insanı sıradan başarılar küçültür; ruhu büyütecek olan şey, ebedî
ve ilahi olan karşısında uğranan "büyük yenilgilerdir."
Rilke, kalbin ancak en dibe itildiğinde derinleştiğini
savunur. Acıyı reddetmek yerine, onu bir "algı" (Perzeption) biçimi
olarak benimser. Hayatı katıksız bir şekilde kabul etmek, varoluşa verilen en
derin içsel onaydır.
Kader dışarıdan üzerimize
çöken bir güç değil, insanın kendi iç aktivitesinin bir eseridir. Bir tıp
kavramı olan "bünye/mizaç" (Anlage) gibi, ruhsal varlığımız da dış
dünyadaki olayları kendi ihtiyacına göre çeker veya iter.
Gündelik, dünyevi egomuzun
ötesinde yer alan ve Rilke'nin "Dahi" veya "Yüksek Ego"
dediği ilahi varlık, gelişmemiz için gerekli olan olayları varoluş dairemize
yerleştirir. Dolayısıyla kaderi onaylamak, içimizdeki ilahi olanı onaylamaktır.
Kaderi onaylamak pasif bir bekleyiş değil, aktif bir
disiplin gerektirir.
Sanatın iki büyük sapkınlığı olarak gördüğü "aşırı
çilecilik" (bedeni ve hayatı hiçe sayma) ile "sarhoşluk"tan
(coşkuyu ucuzlatma) uzak durur.
Şeytanlarım benden kovulsaydı, meleklerimin de
ürkmesinden korkarım.
Rilke, ruhundaki acı ve karanlığı dışarıdan bir müdahaleyle
(psikanaliz) kestirmeden iyileştirmeyi, varoluşsal zenginliğe bir ihanet olarak
görür. Karanlık ve acı, ruhsal aydınlığın doğum koza dönemidir. Şair, bir
kozanın içinde tırtıldan kelebeğe dönüşmeyi veya uçamayacaksa bile o "yas
pelerinini" dürüstçe taşımayı seçer.
Aşk ve Topluluk
Gaspara Stampa ve Marianna Alcoforado (Portekizli Rahibe):
Rilke bu tarihsel kadın figürlerini "gerçek aşkın rol modelleri"
olarak över.
Rahibe Alcoforado’nun aşkı, karşısındaki erkeğin (Chamilly
Kontu) sığlığından tamamen bağımsızdır. Aşkını bencil bir karşılık beklentisine
dönüştürmez; duygusunun muazzam gücünü kendi içine ve varoluşa yönlendirir. Bu,
öteki insanı bir "mülk" gibi sahiplenmeyen, nesnesiz ve koşulsuz bir
sevgidir.
Sevmek; hazır bir duyguya konmak değil, uzun bir yalnızlık
içinde "kendi içinde bir dünya olmak", gece gündüz kendini döverek
yontma görevidir.
Gerçek insani ilişki, iki kişinin birbiri içinde erimesi
veya birbirini kısıtlaması değildir. Aksine, her birinin diğerinin yalnızlığını
koruma ve ona gökyüzü kadar geniş bir alan (Freiraum) açma görevidir.
Sevgi, karşıdakinin "Yüksek Benliği"ne (Ego) hizmet etmelidir.
Rilke, insanı doğrudan doğruya sadece dünyevi ilişkileriyle
kavramanın yetersiz olduğunu belirtir. İnsani topluluğun ve sosyal yaşamın
gerçek kaynağı, insanı aşan ilahi/manevi alandadır.
Şair, "İnsani şeylerde eğitilmek isteniyordum...
Melek olmayı öğrendim ve insanları atlayarak onlara sıcaklıkla baktım"
der. Gerçek bir topluluk oluşturabilmek için karanlık güdülere veya
ideolojilere değil, insanlığa daha yüksek, ruhsal bir seviyeden (melek gözüyle)
bakabilen bir sevgiye ihtiyaç vardır.
Aşk, sadece dünyevi ve geçici bir haz akımı değil,
sonsuzluğa uzanan bir iş, bir yevmiyedir. Birlikte olan insan ölümde birbirini
nasıl tamamen serbest bırakmak zorundaysa, yaşam boyunca da birbirini
kısıtlamadan özgür bırakmalıdır.
Gerçek birliktelikler ve evlilikler, doğum öncesi ve ölüm
sonrası ruhi alemin kararlarıyla derinleşir. Bu tinsel bağ algılanmadığı sürece
evlilikler ve toplumsal yapılar yüzeysel ve kırılgan kalmaya mahkûmdur.
Dönüşüm
Aydınlık krallık, karanlık güçlerin silahlarıyla (şiddet,
nefret) savaşamaz. Bu yüzden karanlığı "içeriden" aydınlatmak ve
kurtarmak için kendi içinden bir ışık tohumunu kötülüğün kalbine gönderir.
Kötülükle, onu aşağılayarak veya yok sayarak değil; onun
içine girip onu dönüştürerek mücadele edilebilir.
Goethe, Hıristiyanlığın en büyük başarısını
"aşağımızda/altımızda kalanlara saygı duymak" olarak tanımlar.
Asıl başarı, dünyanın üstüne basıp cennete kaçmak değil;
yoksulluğu, utancı, acıyı, hatta günahın kendisini ilahi bir desteğin parçası
olarak kabul edip sevmektir. Goethe’ye göre bu, dünyayı dönüştüren gerçek Mesih
ruhudur.
Nietzsche’nin "Yeryüzüne sadık kalın kardeşlerim"
çağrısı, aslında Hıristiyanlığın özündeki "dünyayı onaylama"
dürtüsüyle tamamen örtüşür.
Ortaçağ Kiliselerinin dünyayı yok sayan çileci tutumu,
Hıristiyanlıktan ziyade Budist dünya görüşünün bir tekrarıdır. Gerçek
Hıristiyanlık ise Mesih'in yeryüzüne inmesi ve dünyayı içsel/ruhsal bir bedene
kavuşturmasıyla dünyayı onaylar.
"Görünmezin Arıları" (Die Bienen des Unsichtbaren)
Rilke için insanın en acil ve kutsal görevi kaçmak değil, dönüşümdür.
Geçici, somut ve düşmüş olan bu dünyayı; sevgimiz, acımız ve bilincimizle öyle
derin özümsemeliyiz ki dünya içimizde "görünmez bir biçimde" yeniden
dirilsin. İnsanlar "görünmezin arılarıdır."
Korkunç, zor veya iğrenç görünen her şey, aslında bizden
yardım bekleyen çaresiz şeydir. Tıpkı rüya imgesinde çamurlu, tiksindirici bir
toprak parçasından kelebeğin çıkması gibi; karanlık ve acı da insan sevgisiyle
şekillendirildiğinde ruhsal bir mücevhere dönüşür.
Rilke’nin melekleri Hıristiyanlığın geleneksel cennet
melekleri değil, görünen dünyayı görünmezliğe dönüştürmüş yüksek bilinç
varlıklarıdır. İnsana "korkunç" gelmelerinin sebebi, insanın hâlâ
somut ve geçici olana tutunma çabasıdır.
İnsan, dünyayı terk etmek için değil; dünyanın acısını,
geçiciliğini ve karanlığını kendi ruhsal ateşiyle "görünmez bir
cennete" dönüştürmek için buradadır.
Tanrı ve Dünya
Rilke, kutsal ve yüce olanı kavramsal ve akılcı bir dille
sergilemek yerine, onu şiirsel sözün ve gizemli bir sessizliğin (iffetli bir
rezerv) korumasında tutmayı seçer. Ayırıcı zekanın kibrinden nefret eder. Ona
göre derin gerçekler içsel ve sabırlı bir olgunlaşma süreciyle büyür; aceleci
ve meraklı düşüncelerle dışarı sürüklendiğinde değerini kaybeder ve bozulur.
Rilke, ruh dünyasını veya sıra dışı deneyimleri reddetmez;
aksine bunların hayatın bir parçası olarak cesaretle kabul edilmesini ister.
Geleneksel dinleri, ruhsal deneyimleri hayattan soyutlayıp
dışladıkları ve sığ birer ahlak kurumuna dönüştükleri için eleştirir.
İnsanın dışarıdan bir teselliye ya da tanrısal bir
müdahaleye ihtiyacı yoktur; ilahi olana dair en büyük ve en sınırsız teselli
kaynakları zaten insanın kendi duyusal ve ruhsal yetilerinde mevcuttur.
Tanrı'yı aramak için yeryüzünden kaçmak gerekmez; Tanrı ile
dünya birbirine zıt değil, bir bütündür.
Yeryüzü, ruhun ve gelecekteki ilahi varoluşun büyük bir
okuludur. Ruhsal kavrayış organları burada, dünyevi yaşantıların derinliğiyle
(Cordoba'daki bir köpeğin bakışındaki ciddiyet gibi sıradan ama derin anlarla)
oluşur.
Ağaç, taş, bulut veya rüzgar gibi "şeyler" ölü
nesneler değil, Tanrı'nın giysisi ve ruhun birer tezahürüdür. Rilke, nesnelere
büyük bir hürmetle yaklaşır; dünyevi ve görünür olanı içselleştirerek
görünmez/ruhsal alana taşımayı (onu bir simgeye/imgeye dönüştürmeyi) amaçlar.
Rilke, kilisenin sunduğu günah, fidye, aracı (kurumsal İsa)
ve ahiret anlayışına direnir. Aracı figürleri Tanrı ile insan arasına giren
birer engel olarak görür.
İmanı zihinsel veya kalbi bir "zorlama" olarak
gördüğü için reddeder. Bunun yerine, Tanrı'yı soyunda/kanında ve varoluşunun
doğal bir akışında hisseden tutumları (Arap ve Yahudi dindarlığı gibi) kendine
daha yakın bulur.
Ölüler
Rilke, Goethe'de olduğu gibi dünyayı "bu dünya" ve
"ahiret" şeklinde iki ayrı, kopuk aleme bölmez. Onun dünya görüşünde
yaşam ve ölüm, aynı gerçekliğin iki farklı yüzü ve büyük bir varoluşsal
bütündür.
Ölüler bizden uzak, ulaşılmaz bir yerde değildir; yaşayanlar
ile ölenler arasındaki ilişki yeryüzünde de kesintisiz biçimde sürer.
Rilke "hayatı ölüme açık tutmayı" varoluşsal bir
misyon sayar.
İnsanları birbirine bağlayan gerçek bağlar mekânsal veya
zamansal değildir; sevgiyle temellenen ruhsal bağlantılar geçicilikten
arınmıştır.
Gerçek bir insan ilişkisi ölümle sona ermez; aksine ölüm,
sevilen kişiyi ve onun bıraktığı etkiyi zihnimizde ve ruhumuzda daha kalıcı,
daha ulaşılabilir kılar.
Kaybedilen bir yakının ardından duyulan üzüntü, yaşayan
insana daha büyük bir ahlaki sorumluluk ve "yaşamın derinliklerine
itilme" görevi yükler.
Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler, şairin
ölüler dünyasıyla, görünmez alanla ve zamansızlıkla kurduğu bu derin temasın
ürünüdür.
Rilke'ye göre gerçek sanatçı, yalnızca kendi kişisel/öznel
duygularını değil, bu çift alemin (yaşam ve ölümün) ortak alanından beslenen
evrensel ve tinsel sesleri dile getirir. Genç yaşta ölenlerin harcanmamış ruh
enerjileri, sanatçının eline kılavuzluk eder.
Duino Ağıtları / Acı, ıstırap ve ağıt burada bir
yıkım değil; kabuğun içindeki kum tanesinin inciye dönüşmesi gibi ruhu
dönüştüren, onu "sevinç kaynağına" taşıyan asil bir rehberdir.
Çözüm
Geleneksel edebiyat tarihi, bir sanatçıyı yalnızca doğduğu
dönemin, toplumsal koşulların veya kendisinden önceki edebi akımların bir
"ürünü" olarak açıklamaya çalışır. Bu pragmatik yöntem Rilke söz
konusu olduğunda başarısız olmaya mahkûmdur. Çünkü Rilke, yaşadığı çağa kök
salamamış, günümüz kültüründe adeta "evsiz" ve uzak diyarlardan
gelmiş yabancı bir misafir gibi yaşamıştır. Onun getirdiği derinlik yakın
geçmişin olgularıyla açıklanamaz.
Rilke’nin şiirlerindeki bilgelik, analitik veya zihinsel
(kognitif) bir öğrenme sürecinden değil; ruhunun derinliklerinde taşıdığı,
belki kendisinin bile ancak yarı yarıya farkında olduğu kadim bir ruhsal miras
ve hürmet duygusundan beslenir. Rilke zihnin değil, "kalbin
inisiyesi"dir.
Rilke’nin taşıdığı ruhsal zenginlik o kadar büyüktür ki,
kendi çağının mevcut kavramsal dili ve düşünce kalıpları bunu tamamen bilince
çıkarıp kavratmaya yetmemiştir. Sanatçının görevi taşıdığı ilahi/ruhsal cevheri
zihinsel olarak sistemleştirmek değil, onu yaratmaktır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder