Frank
Higley Wood - Rainer Maria Rilke, Biçimler Halkası - Notlar
Octagon Books, New York, 1970
Giriş
İlk dönem şiirlerinden Saatlerin Kitabı ve Cornet
popülerken, daha sonra Yeni Şiirler ve otuzlu yıllardan itibaren Duino Ağıtları
ile Orpheus'a Soneler ön plana çıkmıştır.
Rilke'nin sanat yaşamı keskin aşamalardan ziyade kesintisiz
bir "atölye" (çalıştay) ve biyolojik bir büyüme sürecidir.
Rilke'nin modern insanın yalnızlığına hitap etmesi,
popülerliğini artıran temel etkendir.
Melek ve Orpheus figürleri, görünürdeki Hristiyanlık
karşıtlığına rağmen "iskelet bir Hıristiyanlık" ve Pavlus'un
mektuplarını andıran paradokslar barındırır.
Şairin sanata olan adanmışlığı, estetikçiliğin ötesinde
varoluşsal bir amaca hizmet eder.
Erken Dönem Çalışmaları
Rilke'nin ilk gençlik ürünleri olgunlaşmamış ve ikinci sınıf
olduğu kabul edilmekle birlikte, bunların olgunlaşacak organizmanın embriyonik
hücrelerini taşıdığı göz ardı edilmemeli.
Annesi Phia Rilke'nin ona aşıladığı "şöhret"
takıntısı ve Prag'daki Alman dilinin yerel yoksulluğu, şiir dilinin
biçimlenmesinde etkili olmuştur.
Rüya Taçlı (Traumgekrönt) bir geçiş eseriyken, Advent ve
Erken Şiirler (Kendimin Şerefine) ile şair kendi bireysel sesini ve özlemini
bulmaya başlar.
Erken dönemde kafiye ustalığı ve ölçü oyunları (esonans,
aliterasyon) abartılı bir müzikallik sunsa da şair yavaş yavaş kendi sembolik
sözdağarcığını ("melekler", "şapel", "gül",
"kasımpatı", "taş Apollon") inşa eder. Wordsworth'ün sade
dili gibi, Rilke de günlük "göze çarpmayan sözleri" seçerek onlara
derin anlamlar yükler.
Rilke'nin doğa anlayışı Wordsworth veya Goethe gibi gerçekçi
değil, son derece kişisel ve özneldir. Gençlik dönemindeki Tanrı kavramı henüz
belirginleşmemiş, heterodoks bir nitelik taşır; Tanrı durağan bir mutlak değil,
insanın içsel süreciyle biçimlenen bir deneyimdir.
Oyunları
Rilke 1895-1902 yılları arasında Eşit ve Özgür
ile Günlük Yaşam gibi natüralist-sembolist tiyatro oyunları kaleme
almıştır. Ancak sahnede başarılı olamamış; oyunlarındaki temel temanın insanın
insanla iletişim kuramaması, yalnızlık ve kelimelerin yetersizliği olduğu
görülmüştür.
Öykü ve Denemeleri
Yaşamın Etrafında ve Prag Masalları gibi ilk
öykülerinde romantik unsurlar, yoksulluk, çocukluk ve ölüm temaları iç içe
geçer. Beyaz Prenses ve Mezar Kazıcı yapıtlarında ise karşılıksız
aşk, kadının edilgin teslimiyeti ve ölümlülük sanatsal sembollere dönüşür.
Raron'daki mezar kitabesinde yer alan ünlü gül sembolü bu dönemden itibaren
olgunlaşır.
Karanlık Tanrı
Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch)
1899 ve 1900'deki Rusya ziyaretleri, Rilke'nin sanatsal
vizyonunda dönüm noktası olmuştur.
Rusya, şaire "şeylerin karanlık, mistik birliğini"
ve sınırsız bir tevazuyu öğretmiştir. Üç bölümden oluşan Saatler Kitabı
bir Bizans keşişinin ağzından yazılmış estetik dualardır.
Sanatçı-keşiş, karanlık tanrısını ("komşu tanrı",
"dünyanın karanlık temeli") arar. Tanrı ve insan birbirine muhtaç bir
diyalektik içindedir. Şair tanrıyı bir katedral gibi inşa eden bir zanaatçıdır.
Hac Kitabı
Modern kentsel yaşamın yozlaşması karşısında yalnızlık,
feragat ve mülksüzleşme savunulur. Şair Tanrı'yı "eşya/şey" (Ding) ve
ego ile eşitleyen bir formül geliştirir.
Yoksulluk ve Ölüm Kitabı
Paris krizinin yansımalarıyla yazılan bu bölümde
"küçük, sanatoryum ölümü" ile insanın içinden olgunlaşan "kendi
ölümü" (büyük ölüm) ayırt edilir. Şehirlerin sefaleti kınanır ve yoksulluk
övülerek Aziz Francis panteist bir Orpheus figürüne dönüştürülür.
Tanrı ile ilgili hikayeler masalsı ve parodik bir
üslupla Tanrı'yı günlük deneyim alanına taşır. Rilke'nin ritmik düzyazıyla
yazdığı başyapıtı Sancaktar Christopher Rilke'nin Aşkının ve Ölümünün
Hikayesi ise aşkın ve savaşta gelen genç ölümün coşkulu bir
"bayram" olduğunu vurgular.
Objektiflik Deneyi
Görüntüler/Resimler Kitabı / Das Buch der Bilder
1902 ve 1906 baskılarıyla Görüntüler Kitabı, Saatler
Kitabı’nın gevşek lirik monologlarından Yeni Şiirler’in nesnel
biçimine geçişi sağlar. Sonbahar Günü ve Sonbahar gibi ünlü
şiirlerde düşme ve tutunma paradoksu işlenir.
Şey Şiiri (Dinggedicht)
Paris'te heykeltıraş Auguste Rodin'in yanında çalışan Rilke,
öznel duyguları bir kenara bırakıp nesnenin yüzeyini ve özünü sabırla işleme
disiplinini (modeller) öğrenmiştir. Böylece nesneyi insan merkezcilikten
kurtaran saf Şey Şiiri doğmuştur. Panter, Ceylan, Arkaik Apollon Gövdesi bunun
en büyük örnekleridir.
Mavi Ortanca ve Gül Kasesi gibi şiirlerde renk
nüansları ve mekan hissi işlenir. İncil temalı şiirlerde (Eski ve Yeni Ahit)
kutsal figürler insani ve estetik düzleme çekilerek dönüştürülür.
Baudelaire'in Une Charogne (Bir Leş) şiiri
Rilke için hayati bir derstir: Sanatçı korkunç ve itici görünen şeyde dahi
geçerli varoluşu görmek zorundadır, hiçbir şeyi reddedemez.
Paul Cézanne'ın 1907 sergisi ise Rilke'ye rengin ve
"Olan Şey"in (Dingwerdung) kişisel olmayan katı gerçekliğini
gösterir.
Sevgili'nin Ölümü ve Şairin Ölümü şiirlerinde
yüz, maske ve meyve kabuğu metaforları birleşir. Geçici maskenin arkasında
kalıcı gerçeklik olan ölüm yatar. Rilke dilsel yapıda isim ve fiil
türetmelerine, yabancı sözcük tekerlemelerine odaklanarak dili nesneleştirir.
Bir Kitabın Otobiyografisi
Malte Laurids Brigge'nin Defterleri
1904-1910 yılları arasında yazılan bu tek roman, Rilke'nin
Paris krizini ve içsel korkularını genç Danimarkalı soylu Malte üzerinden dışa
aktardığı "mozaik" yapıda bir otobiyografidir.
Proust, Dostoyevski ve Kierkegaard ile paralellikler taşır.
İlk bölüm Paris'in yoksulluk ve ölüm dehşetini işlerken,
ikinci bölüm tarihsel ölümlere ve mistik aşka odaklanır.
Malte'nin çocukluk anıları bir cennet değil, yetişkinlerin
dünyasıyla çatışan dehşet dolu bir alandır.
Ölüm kurumlaşmış sanatoryum ölümlerine karşı bireysel bir
hesaplaşmadır. Aşk konusunda Rilke, sahip olma arzusunu reddeden,
"karşılıksız seven güçlü kadınları" (Gaspara Stampa, Portekizli
Rahibe) yüceltir.
Sevilmek, tüketilmek demektir. Sevmek tükenmez yağla ışık
vermektir. Sevilmek geçip gitmektir, sevmek ise katlanmaktır.
Romanın sonunda İncil'deki Savurgan Evlat benzetmesi tersine
çevrilerek, "sevilmek istemeyen", Tanrı'yı bir amaç değil yalnızca
bir yön olarak gören insanın hikayesine dönüştürülür.
Kritik Yıllar
Malte'yi bitirdikten sonra Rilke derin bir yaratıcı kuraklık
(sécheresse d'âme) ve psikolojik kriz yaşamıştır. Psikanalizi,
"meleklerimi kovarken şeytanlarımı da ürkütür" korkusuyla
reddetmiştir. Keats gibi şairin sabit bir kimliği olmadığını, dış etkilere
savunmasız olduğunu hissetmiştir.
Bu dönemde Friedrich Hölderlin'in coşkulu dilini ve üslubunu
keşfetmiş, Beş Savaş Şarkısı (1914) ve Ağıtlar ritminde ondan
etkilenmiştir.
İspanya (Toledo) seyahati ve El Greco tabloları ona üç
alemin (yaşayanlar, ölüler, melekler) bir arada bulunduğu kozmik manzarayı
sunmuştur.
Dönüm Noktası şiirinde "göz işinden"
(dışarıya bakmaktan) "kalp işine" (içsel alana) geçiş ilan edilir.
Narcissus (Narkissos) sembolü, kendi içine bakarak biçimler halkasını
tamamlayan ve benliğini uzayda eriten şairin simgesi olur. Müzik ise "dillerin
bittiği yerdeki dil" ve "heykellerin nefesi" olarak tanımlanır.
Melek
Duino Ağıtları
1912'de Duino Şatosu'nda başlayıp 1922'de Muzot'ta
tamamlanan 10 Ağıt, Rilke'nin başyapıtıdır. Buradaki "Melek",
Hristiyan cennetinin meleği değil, görünür dünyayı görünmez kalbe dönüştürmüş
saf, korkunç ve ulaşılmaz varoluşsal doluluğun sembolüdür.
Rilke için güzellik, edilgen veya sakinleştirici bir estetik
değer değil; katlanabildiğimiz dehşetin ve terörün başlangıcıdır. Melek bu
nedenle korkutucudur; çünkü insanın kırılganlığını ve eksikliğini yüzüne vurur.
Kahramanlar ve Aşıklar
Kahraman: Başarısız olsa veya çöküşe uğrasa bile varlığı
önceden garanti altına alınmıştır. Onun yıkımı dahi bir "son doğum"
(yeni bir varoluş) bahanesidir. Kahraman, kendini başından itibaren ölümlülüğe
ve ötesine adamıştır; gerçek kariyeri ölümünden sonra başlar (Altıncı ağıt).
Aşıklar: Aşıkların böyle bir garantisi yoktur. Onlar
tutkularını ve varlıklarını bütünüyle harcadıklarında, Doğa (bitkin düşmüş bir
sistem olarak) onları tekrar kendi içine çeker ve geriye hiçbir şey kalmaz.
Rilke'ye göre karşılıksız aşıklar, nesnesiz sevmeyi başaran,
acıyı büyümeye ve manevi doğurganlığa dönüştüren pedagojik örneklerdir.
Gerçek sevgi, sahip olmak veya bir nesneye tutunmak değil;
fırlatılan bir ok gibi nesneden özgürleşmek, feragat etmek ve sınırsız bir
varoluşa açılmaktır.
Yaşayanlar "çok keskin ayrımlar yapma" hatasına
düşer. Oysa Melekler, canlılar ile ölülerin dünyası arasında bir fark
gözetmezler; her iki diyardan geçen "ebedi akıntı" (sel) her iki
bölgeyi de kapsar.
Erken ölenlerin insani geleneklere, güllere, isimlere ve
nesnelere ihtiyaçları kalmamıştır; ancak biz yaşayanların, kederden doğan o
"en kutlu ilerleme" sırlarına ihtiyacımız vardır.
İlk Ağıt: İnsanın geçiciliği, yorumlanmış dünyada
evde olamayışı, aşıkların ve erken ölen gençlerin durumu işlenir.
Başmeleğin bize doğru atacağı tek bir adım, kalbimizi
patlatmaya yeter.
İkinci Ağıt: Başmeleklerin ihtişamı ile insanın
uçuculuğu ve Attika stellerindeki nazik el sıkışmalar tezat oluşturur.
Üçüncü Ağıt: Şiirsel yapı, "sevinç ağacı"
ile "ağıt telleri" arasındaki Dionysosçu ve Apolloncu gerilimi
barındırır. Buradaki manzara bereketli değil; çıplak, soğuk ve psikolojik bir
"iç manzara"dır.
Sekizinci Ağıt: Bu şiir, insan ile hayvanın
"varoluşsal bakışı" arasındaki zıtlığı işler. İnsanın önünde her
zaman bilinçli bir "ölüm engeli/bariyeri" bulunurken; özgür hayvan
ölümün önünde değil arkasında durur, doğayla ve Tanrı'yla kesintisiz bir akış
(akıp giden bir pınar gibi) içindedir.
Altıncı Ağıt: Şiir, görünürde gösterişli çiçekler
açmadan doğrudan meyveye duran incir ağacı imgesi üzerine kuruludur. İnsanlar
çiçek açma evresinde (eğlence ve oyalanma) zaman kaybedip nihai meyveyi
geciktirirken; kahramanlar ve erken ölenler incir ağacı gibi doğrudan özün ve
meyvenin tatlılığına sıçrarlar.
Yedinci Ağıt: Şair, insani başarıları (müzik, sanat,
Chartres Katedrali, Sfenks) Meleğe birer "insani alacak" olarak
sunar. "Burada olmak harika" (Hiersein ist herrlich) mesajıyla insani
varoluş olumlanırken, şiirin son hatlarında şairin yükselen eli hem bir uyarı
hem de Meleğe karşı çekingen bir direnç sembolüdür.
Dokuzuncu Ağıt: Şairin görevi, fani olan
"şeyleri" (nesneleri) isimleriyle anarak, onları
"anlatılabilir" kılarak görünmez kılmak ve dönüştürmektir.
Beşinci Ağıt: Picasso’nun Saltimbanques (Gezici
Akrobatlar) tablosundan ve Paris izlenimlerinden beslenir. Akrobatların eğreti,
sürekli fırlatılan ve düşen hareketleri, insani ikilemin ve kırılganlığın somut
sembolüdür.
Onuncu Ağıt: Şiir, sahte ve materyalist eğlencelerle
dolu "Acı Şehri"nden (yapay kent) başlar ve adım adım gerçek
varoluşun hüküm sürdüğü "Acı Manzarası"na (Şikayetler Diyarı) geçer.
Ölüler diyarına yapılan bu yolculuk Dante’nin İlahi
Komedya’sındaki Cehennem yolculuğuna benzer. Dante bunu tarihsel/dinsel bir
gelenek çerçevesinde yaparken, Rilke aşırı bireysel ve yalnızlığın
sessizliğinde kaybolan bir hat çizer.
Ağıtlar, insanın mutluluğu hep
"tırmanmak/yükselmek" olarak görmesine karşın, hakiki kutlu hissin
"düşüşte" (toprağa yağan yağmurda, bahardaki kediciklerde veya ölüme
teslimiyette) yattığını belirten sarsıcı trimetre satırlarıyla kapanır.
Orpheus
Orpheus'a Soneler
1922 Şubat'ında birkaç gün içinde yazılan 55 sone,
Ağıtlar'ın karanlığına neşeli bir yanıt verir. Orpheus, hem yaşam hem de ölüm
aleminde bulunabilen, şarkısıyla doğayı ve şeyleri kutsayan tanrı-şairdir.
Şiirler daktilik ritimler, esnek kafiyeler ve saf bir hafiflikle doludur.
Soneler, makineleşen çağa karşı insan kalbinin korunmasını
ve sürekli dönüşüme açık olunmasını öğütler. Meyvelerin tadı (I, 13), dansçının
hareketi (II, 18) ve aynalar sanatsal şifrelere dönüşür.
Sonsöz
Rilke yaşamının son yıllarında Valais kantonunda Fransızca
şiirler (Vergers, Les Roses) kaleme alarak dille olan deneylerini
genişletmiştir. Shakespeare'in Fırtına oyunundaki Prospero figürü
üzerinden şiirin nihai büyüsünü kavrar: Şair, sıradan sözcükleri sihirli bir
simya ile dönüştüren ve "Formlar Halkası"nı sonsuza dek kapatan
yüksek bir büyücüdür.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder