Käte
Hamburger - Rilke - Bir Giriş -
Notlar
Rilke, eine Einführung, Ernst Klett Verlag, Stuttgart, 1976
Önsöz
1974/75 kışında Stuttgart Üniversitesi’nde verilen konferans
dizisinin dönüştürülmüş halidir.
Rilke’nin karmaşık şiir dünyasına erişmekte zorlanan, şairin
eserlerine dair ön bilgisi bulunmayan veya kısıtlı bilgisi olan okuyuculara /
öğrencilere rehberlik etmeyi amaçlar.
Robert Musil’in 1927’deki anma konuşmasında vurguladığı
gibi; Rilke’nin şiirindeki içsel ve dışsal biçim, en başından itibaren ince,
nervürlü bir çerçeve gibi önceden çizilmiştir. İlk eserlerinden son eserlerine
kadar bu temel tema değişmez; sadece giderek derinleşir, yetkinleşir ve
mükemmelleşir.
Rilke’nin Şubat 1922’de Duino Ağıtlarını
tamamladığında Lou Andreas-Salomé ve Prenses Marie von Thurn und Taxis’e
yazdığı Mektuplar ("...çünkü artık burada, uzun zamandır var olan, her
zaman var olmuş olan şey var!"), şairin ilk döneminden beri taşıdığı
halkanın tamamlandığının kanıtıdır.
Ön Açıklamalar
Rilke’nin edebi gelişimi sistematik biçimde şu ana duraklar
üzerinden izlenir:
|
Dönem / Katman |
Temel Eserler |
Niteliği ve Anlamı |
|
Erken Gençlik (1890'lar) |
Larenopfer (1895), Traumgekrönt (1896), Advent
(1897) |
René Rilke imzalı ilk denemeler. Rilke daha sonra bu
dönemi büyük oranda reddetmiş, sadece bir kısmını Erste Gedichte (İlk
Şiirler) ve Frühe Gedichte adı altında toplamıştır. |
|
Erken-Olgunluk Dönemi |
Das Stunden-Buch (Saatler Kitabı, 1899–1905) & Das
Buch der Bilder (Resimler Kitabı, 1902/1906) |
Büyük döngüsel didaktik dönemin başlangıcı;
içsel/tasavvufi yönelim, Tanrı ve yoksulluk temaları. |
|
Orta Dönem / Geçiş |
Neue Gedichte (Yeni Şiirler, 1907/08) & Die
Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge (1910) |
"Şey-şiir" (Dinggedicht) anlayışı,
nesnelleşme, görsel algı ve tek romanı üzerinden varoluşsal kriz. |
|
Geç Dönem Başyapıtlar |
Duineser Elegien (Duino Ağıtları, 1912-1922) & Sonette
an Orpheus (1922) |
Temel temanın doruk noktası; varoluşun, ölümün, meleğin ve
dönüştürme eyleminin bütünsel şiirsel felsefesi. |
Rilke’den Önce
"Avant-Rilke" Kavramı
Rilke, 1895–1898 yılları arasına ait gençlik şiirlerini (Larenopfer,
Traumgekrönt, Advent) olgunluk dönemi külliyatından ayırmak
istemiştir. Edebiyat tarihi, doğrudan Rilke’ye ait olan ancak henüz tam
"kendisi" olmayan bu dönemi Goethe göndermesiyle
"Avant-Rilke" (Rilke-öncesi Rilke) olarak tanımlar.
Erken dönem şiirleri Rilke şiirini özgün kılacak olan
nesneyle ilişki, algısal derinlik ve içsel lirik biçimin tohumlarını (Keime)
taşır.
Bu tohumları görünür kılmak için uygulanan yöntem; Rilke’yi
çağdaşı olduğu Jugendstil (Edebi Art Nouveau) ve Neo-Romantizm çevresiyle,
özellikle Stefan George ile karşılaştırmaktır.
Stefan George ile Karşılaştırması
İki şiir üzerinden yapılan dize analizinde, Art Nouveau
üslubunun ortak imgeleri (bahçe, güller, hafif kahkaha, koku) kullanılmasına
rağmen felsefi konumlanışın taban tabana zıt olduğu görülür:
George’un şiirinde doğa, lirik özgenin (Ich) ruh haline ve
insan ilişkilerine hizmet eder. Rilke’de ise şair, kendi duygusal süreçlerini
geri çekerek doğanın ve nesnelerin kendiliğinden varoluşunu (Phänomen)
tanımlamaya çalışır.
Rilke’nin erken dönem dizelerinde geçen "Ey en derin
yaşamım" ya da "Ruhuma" ifadeleri bencilliğin değil; dış
dünyayı, huş ağaçlarını ve rüzgârı algılayan duyusal bir hassasiyetin
ifadesidir. Özge/Ben (Ich), bir tecrübe kaynağı değil, sadece nesnelere bakan
bir "göz"dür.
Rilke için şairin temel görevi
var olanı tanımak, izlemek ve adlandırmaktır. 1912’de Toledo’dan yazdığı
mektupta belirttiği gibi:
"Kalbimde öyle bir sükûnet istiyorum ki, nesnelerin
karşısında sakin, dikkatli bir varlık, gören bir varlık olarak
bulunabileyim..."
Rilke bir filozof değildir; felsefi nesneleşme problemini
felsefi kavramlarla değil, imgelerle çözer.
"Nesneler, bizim için imgeler haline gelmeleri için
vardırlar."
"Kırsal kesim bize yabancıdır... Bir insanla yalnız
kalmak, ağaçlarla yalnız kalmak kadar savunmasız hissettirmez. Çünkü bizim
hayatımız olmayan, bizimle paylaşılmayan ve kendi festivallerini kutlayan doğa,
bizi tesadüfen gelmiş yabancı birer misafir gibi izler."
Nesne Şiiri
Rilke'nin şiirinde "şey", lirik benliğin
karşısında duran pasif bir nesne değildir. Aksine, benliğin kendini (bazen acı
dolu bir teslimiyetle) yok ederek yaklaştığı, adeta çağrısına kulak verdiği
aktif bir merkezdir. Şairin 1915 tarihli mektubunda belirttiği gibi, doğaya
göre çalışmak varoluşu çok yüksek bir düzeye taşır; nesneler şairden
"anlamlı bir şekilde ortaya çıkarılmayı" yani kendi öz varlıkları
içinde tanınarak yeniden yaratılmayı talep ederler.
Rilke'nin erken dönem seyahat günlüklerinde (örneğin Benozzo
Gozzoli’nin Lorenzo de' Medici portresini betimleyişinde) görüldüğü üzere, o
daha o yıllarda bile dışsal bir tasviri saf bir gözlem olarak bırakmaz.
Güzelliği ve karakteri, nesnenin (veya portrenin) derinine gömülmüş psikolojik
bir öz olarak okur. Bu yaklaşım, daha sonra Auguste Rodin'in heykelleriyle
temas ettiğinde zirveye ulaşacak ve nesnenin yüzeyinden iç dünyasına ulaşılan o
benzersiz yöntemi doğuracaktır.
Archaïscher Torso Apollos (Arkaik Apollo Gövdesi)
Heykelin başı yoktur, gözbebekleri görünmez; ancak gövde bir
şamdan gibi parlar. Şair bu eksikliği, izleyiciyi sarsan ve varoluşsal bir
karara çağıran o meşhur dizeyle bağlar: "Hayatını
değiştirmelisin." Sanat eseri artık sadece izlenen bir nesne değil,
hayatı dönüştüren bir buyruktur.
Das Karussell (Atlıkarınca / Top)
Top şiirinde Rilke, tamamen kayıtsız ve fiziksel gibi
görünen bir nesneyi saf bir hareketin, düşüş ile uçuş arasındaki o kararsız ve
askıda kalmış anın metaforuna dönüştürür.
Die Rosenschale (Gül Kasesi)
Gülün yaprakları birbiri içine kapanan göz kapaklarına
benzetilir. Dış dünyadaki her şeyin (rüzgârın, yağmurun, kaderin) şairin
bilincinde bir avuç içsel şeye dönüştüğü o simyasal süreci temsil eder. Bu
motif, Rilke'nin Raron'daki mezar taşında yer alan saf çelişki ve uyku temalı
ünlü mezar yazıtına kadar uzanacaktır.
Rilke'nin şiirini anlamanın anahtarı, onun sembolizm ile
olan mesafesidir.
Sembol, doğrudan söylenmeyeni sezdirir ve yorumu
okura bırakır.
Metafor ve Benzetme ("Nasıl" biçimi) ise
iki somut durum veya nesne arasında canlı bir köprü kurar. Rilke, şiirlerinde
en soyut ya da metafizik sorunları bile doğrudan kavramlar üzerinden değil,
somut nesnelerin ve figürlerin metaforik gücüyle aktarır.
Saatler Kitabı
Saatler Kitabı (1899-1903), geleneksel bir manastır
duası olmaktan öte, şairin Rusya seyahatleri sırasında deneyimlediği uçsuz
bucaksız coğrafyanın yansımasıdır.
Rilke için Tanrı, gökteki soyut bir ilke değil; toprağın,
evlerin, sobaların, demircilerin ve nesnelerin içine sinmiş, "komşu"
kadar yakın somut bir varlıktır.
Eser, Tanrı ("Sen") ile dua eden benlik
("Ben") arasındaki bitmek bilmeyen bir gelgit üzerine kuruludur.
Benlik, bazen Tanrı'nın ihtişamı karşısında eriyip kaybolur, bazen de O'nu tüm
evreniyle yansıtan bilinçli bir ayna olarak dimdik durur.
Rilke’nin erken dönem dualarında Tanrı ("Sen"),
geleneksel teolojideki ulaşılamaz ve aşkın bir mutlak değildir. Aksine, duayı
eden benliğin ("Ben") dili, adlandırması ve sanatıyla varlık kazanan,
adeta benliğin düşüncesinin bir ürünü olan içsel bir boyuttur.
"Tanrım, ben öldüğümde ne yapacaksın?"
dizelerinde doruğa ulaşan ilişki, Tanrı ile insan arasındaki hiyerarşiyi
tersine çevirir. Tanrı, insan olmadan anlamını kaybeden; insan ise Varlığı
taşıyan ve ona ses veren kurucu unsurdur.
Katedral inşa eden işçiler ve ustalar imgesi, Tanrı fikrini
neredeyse tamamen aradan çıkararak insan emeğinin, "atom üstüne atom
yığarak" Varlığı ve yüceliği kendi elleriyle kurma iradesini simgeler.
Sanatçı, varlığın gizemine dışarıdan bakan değil, onu şekillendiren ve
adlandıran aktif bir yaratıcıdır.
Rilke’nin Paris'teki ilk kalışı ve metropol deneyimi, Saatler
Kitabı’nın üçüncü ve son bölümünde tonu ve temayı kökten değiştirir: Büyük
şehirler, doğadan ve gerçeklikten kopmuş, insanları "koyun sürüsünden daha
korkmuş" hale getiren, kendi ölümünü bile yaşayamayan kitlesel
yabancılaşma mekanlarıdır. Bu noktada Tanrı, şiirlerden yavaşça çekilir; yerini
ezici bir gerçeklik baskısı ve "kaygı" alır.
Rilke, ölümün yaşamın bir yok oluşu değil, tam aksine
meyvenin olgunlaşması gibi yaşamın içkin ve en doğal parçası olduğunu savunur.
Meryem Ana ve İsa figürleri üzerinden kurulan Hristiyanlıktaki "ahiret ve
kurtuluş" tesellisini reddeder. Nietzscheci bir ufukla, gözlerin cennete
değil, "buraya ve şimdiye" çevrilmesi gerektiğini vurgular; ölüm,
yaşamın ta kendisidir.
Sosyo-ekonomik bir yoksunluktan öte, dünyevi mallardan ve
hırslardan tamamen arınma biçimi olan "yoksulluk", Rilke için Varlığa
en yakın durma halidir.
Saatler Kitabı’nın finalinde karşılaşılan Assisili
Aziz Francis, mülksüzleşmenin, doğayla bütünleşmenin ve yoksulluğun en büyük
simgesidir. Francis'in öldüğünde doğaya, tohumlara ve şarkılara karışması,
Rilke'nin ilerleyen yıllarda Orpheus figüründe zirveye ulaştıracağı o temel
sezginin tohumudur: "Şarkı varlıktır." Şairin yoksulluğu, aslında
evrenin sesini duyurabilmek için sahip olduğu en büyük özgürlük ve zenginlik
alanıdır.
Malte Romanı
Roman, geleneksel bir olay örgüsüne sahip değildir. Birinci
şahıs anlatımlı "Notlar" biçimi; Paris'in sokakları, hastaneleri ve
çatı katları ile Danimarka'daki aristokratik çocukluk anıları arasında
serbestçe mekik dokur. Çağrışımsal teknik, geçmiş ile bugünü tek bir varoluşsal
mekânda birleştirir.
Paris, modern insanın doğadan, kendi ölümünden ve özünden
koparak yabancılaştığı; hastanelerin (Hotel-Dieu) ve sefaletin birer
"fabrika" gibi insan öğüttüğü bir dehşet mekânıdır. Malte, bu sefalet
karşısında ne kadar kaçmak istese de, dışlanmışlarla ve acı çekenlerle
özdeşleşme çizgisinde kalır.
Romanın içine serpiştirilen tarihsel figürlerin (Grisha
Otrepyov, Cesur Charles) öyküleri ve özellikle cüzzamlı/deli Kral VI.
Charles’ın hikayesi merkezi bir öneme sahiptir. Kralın, tacına rağmen halkın en
aşağılık saflarına düşmesi, kalabalıklar önünde diz çökmeden dimdik durması,
Rilke'nin aşk ve acı arasındaki o çetin bağı kurduğu noktadır.
Sevilmek bir sınırlama, bağımlılık ve güvenlik arayışıdır;
seven ise kendini aşarak sonsuzluğa (duyguya) ulaşandır. Abelone figürü ve
tarihteki talihsiz kadınlar (Heloise, Gaspara Stampa, Louise Labbe) bu radikal
aşk anlayışının simgeleridir. Goethe'nin Bettina ile olan ilişkisinde bu
sınırlılığa takıldığı iddiası, Rilke'nin bu konudaki keskin ve idealize edilmiş
tutumunu gösterir.
Romanın finali, İncil’deki İsrafçı Evlat meselinin radikal
bir tersyüz edilişiyle biter. Evine dönen ve sevilerek kuşatılmak istemeyen
oğul, tıpkı bir çoban gibi yalnızlığı, engin uzayı ve mesafeyi seçer. Bu
"sevilmeme" arzusu, insan sevgisinin boğucu sınırlarından sıyrılarak,
Tanrı'nın o "mutlak uzaklığına" ve parlak sevgisine ulaşmanın tek
yoludur.
Ağıtların Ön Odası
1914 tarihli Kalbin dağlarında açığa çıkmış şiirinde
Rilke, insanı diğer varlıklardan ayıran en temel özelliğin "bilinç" (bilen
olmak) olduğunu vurgular. Ancak bu bilinç bir ayrıcalık değil, aksine insanı
doğanın "bütünsel bilinçsizliği" (hayvanlar ve bitkiler) karşısında
savunmasız ve güvensiz bırakan bir kriz halidir.
Hayvan, durumunun görünürlüğünü bilmeden saf bir varlık
içindeyken, insan "zıt olmak" ve iki dünya arasında sıkışıp kalmak
kaderiyle baş başadır.
İç dünya şiirinde, dış dünya ile iç dünya arasındaki
keskin sınır ortadan kalkar. "Tek bir mekân tüm varlıkların içinden
geçer: İç dünya."
Kuşların uçuşu, ağacın büyümesi veya ev figürü artık dışsal
birer olgu olmaktan çıkar; zihnin, belleğin ve bilincin asli birer bileşeni
haline gelerek Goethe’nin "İçeride ne varsa dışarıdadır"
felsefi sezgisiyle bütünleşir.
Rilke, erken dönem nesne şiirlerindeki "gören,
gözlemleyen ben" figürünün varoluşu kavramaya yetmediği noktada aşkı bir
çıkış yolu olarak masaya yatırır.
Dönüm noktası şiirindeki "Yüzün işi bitti,
şimdi kalbin işini yap" çağrısı, insanî sevginin ve karşılıklı
yakınlaşmanın dünyayı kavramakta yetersiz kaldığını gösterir. Sevgi, insanı
yine kendi kapalı alanına hapseder; bu nedenle Rilke, insanî aşkın ötesine
geçen bir radikalizme yönelir.
Rilke’nin Duino Ağıtları’nın merkezine yerleştirdiği melek,
Hristiyanlık'taki koruyucu meleklerden tamamen bağımsızdır. O, Saatler
Kitabı’ndaki Tanrı figürünün yerini alan, insanüstü, mutlak ve korkunç bir
varlık mertebesidir.
İnsan, en sıradan işlerde ustalaşmaya çalışırken; melek, her
türlü yüceliğin ve varlık bütünlüğünün şanına sahiptir. Ağıtların temel tonu da
bu iki alem arasındaki uçurumdan beslenir.
Birinci ve İkinci Ağıt
"Güzellik hiçbir şeydir / Bu, zar zor
katlanabildiğimiz o korkunç şeyin başlangıcı olarak..." dizeleri,
Rilke estetiğinin en keskin paradoksudur. Güzellik insanı tamamen yok etmez;
ancak insanı aşan o kozmik dehşetin eşiğine getirip bırakan ilk adımdır.
Melek, Hristiyanlık'taki koruyucu meleklerden tamamen
ayrılır. O, insan aklının ve algısının sınırlarını zorlayan, insana ait olmayan
mutlak bir varlık mertebesidir.
İncil’deki Tobias veya İbrahim mitlerinde melekler insanla
doğrudan, yadırganmadan ve korkutucu olmayan bir yakınlık kurabiliyorken;
modern insanın dünyasında bu ilahi düzen kaybolmuştur.
Artık çağdaş insan, evrenin merkezinde güvenle oturan bir
varlık değil; "yorumlanmış dünyada" kendi bilincinin ağırlığı altında
ezilen, geçici ve huzursuz bir öznedir.
Hayvan, içinde bulunduğu doğayı ve dünyayı sorgulamadan saf
bir varoluş sürerken; insan, dünyayı sürekli "yorumlamak" zorunda
kalan ve bu yüzden hiçbir yerde tam anlamıyla "evinde" hissedemeyen
bir trajediye sahiptir.
İnsanlar arasındaki ilişki ve aşk, bu geçiciliğe karşı bir
sığınak olarak aransa da, duyguların kırılganlığı ve çabucak tükenen doğası
nedeniyle nihai bir kurtuluş sunamaz.
Erken yaşta hayatını kaybedenler ve mitolojik ozan Linus
figürü üzerinden Rilke, yaşam ile ölüm arasındaki keskin duvarı sarsar.
Hayatın henüz başındayken ondan koparılan genç ölüler,
insana varlığın bütünlüğünü ve kederin dönüştürücü gücünü hatırlatan birer
sessizlik elçisidir.
Attika mezar taşlarındaki vedalaşma sahnesinin sükûneti,
modern insanın taşıyamadığı büyük duyguları o dönemde tanrılar aracılığıyla
dengeleyebilen Yunan insanının estetik üstünlüğünü simgeler. Modern insan ise
artık kendi kalbinin ve duygularının ağırlığı altında tek başınadır.
Üçüncü Ağıt
Şair, henüz belirli bir kadına yönelmeden önce erkeğin
damarlarında gezen "gizli, suçlu kan tanrısını" sahneye çıkarır.
Erkek, bireysel bir kadını sevmeden çok önce, cinselliğin kolektif ve ilkel
gücüne (Şehvetin Efendisi) tutsaktır.
Kanın Neptün’ü: Psikanalitik sembolizmle örülü bu
imgede kan ve su birleşir. Erkeğin iç dünyası, saf ve açık yeşil bir kalpten
ziyade, dipte kaynayan kaotik bir "kadim orman"dır. Erkek sevgilisine
yöneldiğinde aslında kendi içindeki bu karanlık ve bakir vahşi doğayı, ata
kanının mirasını sever.
Kadın/kız çocuğu, erkeği uzaktan tanıyan, doğrudan
"bireyi" seçen ve saflığı temsil eden bir figürdür. Ancak ağıtın
sonunda kız dahi bu "eski dünyanın", geçmiş nesillerden süregelen
karanlık arzu ve kıskançlık mirasının dışında kalamaz.
Şiir, sevgiliden kaotik ve kadim ormanın vahşetine karşı
düzenli doğayı temsil eden "bahçeye" sığınmasını, erkeğin içindeki bu
kaosu şefkatle dengelemesini (onu dizginlemesini) talep eden bir emirle son
bulur.
Dördüncü Ağıt
Göçmen kuşlar ve aslanlar kendi içgüdüsel dünyalarıyla
bütünüyle "anlaşma" içindeyken, insan bilinci nedeniyle sürekli bir
bölünmüşlük yaşar. İnsan için çiçek açmak ve solmak (yaşam ve ölüm) aynı anda
gerçekleşen farkındalıklardır; bu yüzden insan hiçbir zaman anın içinde tam
anlamıyla var olamaz.
Dansçı ve Oyuncak Bebek (Kukla)
İç dünyamız bir sahnedir ve bu sahne sürekli bir
"veda"yı oynar.
"Yarım dolu bir maske" olan insan / dansçı
sahtedir; kılık değiştirmiş bir küçük burjuvadır.
Rilke, bu sahte oyunculuktansa oyuncak bebeği (kuklayı)
tercih eder. Çünkü oyuncak bebek içi dolu, rollere girmeyen, tamamen nesne olan
ve varoluşun sınırındaki o büyük sessizliği taşıyan bir varlıktır.
Hakiki gösteri, ancak meleğin (mutlak aşkınlık) ve oyuncak
bebeğin (saf nesnellik) aynı sahnede buluşmasıyla gerçekleşir. İnsanın aradan
çekildiği bu anda kozmik bütünlük (tüm evrenin çemberi) görünür kılınır.
Çocuk, dünya ile oyuncak arasındaki o saf süreçte yaşar;
geçmiş ve geleceğe bölünmemiştir. Ancak ağıtın sonunda çizilen çocuk ölümü,
hayatın henüz tamamlanmadan kesilmesiyle "tüm ölümleri" henüz yaşama
saygı duruşundayken içinde barındıran, ifade edilemez ve trajik bir sonla
nihayete erer.
Beşinci Ağıt
Ağıt, dışsal olarak sokak akrobatlarına, yoksul gezginlere
ve hokkabazlara odaklanıyor gibi görünse de sosyal veya sosyo-eleştirel bir
eleştiri sunmaz. Rilke buradaki esin kaynağını, bir dönem Münih'teki dairesinde
asılı olan Pablo Picasso’nun Mavi Dönemi’ne ait Les Saltimbanques (Sular
Altında Denizciler) tablosundan ve Paris’te izlediği P&R Rollin performans
topluluğundan almıştır. İlk kıtadaki “des Dastehns großer Anfangsbuchstab”
(Ayakta durmanın büyük baş harfi) ifadesi, tablodaki figürlerin oluşturduğu
devasa D harfine gönderme yapar.
Akrobatlar ve gezginler, varoluşun geçiciliğinin ve
temelsizliğinin en somut sembolleridir. Onların eylemleri kendi özgür
iradelerinden değil, başkasının iradesinden ("Aşk için asla tatmin
olmayan bir irade") kaynaklanır. Zıplamak, bükülmek, kaymak ve
sallanmak gibi eylemlerin öznesi değil nesnesidirler; tıpkı masada yuvarlanan
bir kalay tabak gibi hırpalanırlar.
Akrobatların sanatı sonsuz bir tekrarla tükenmiş, içi
boşalmış bir sanattır. İzleyicileri "izleyen bir gül" olarak tasvir
eden metafor, bu sanatçıların kendi açan polenleri tarafından vurularak gerçek
bir meyve yerine "sahte bir meyveye / hoşnutsuzluğa" dönüştüğünü
vurgular.
Akrobatlar, büyümekten ve doğal çocukluk neşesinden yoksun
bırakılmış, adeta birer çocuk oyuncağına veya acı çeken pasif nesnelere
indirgenmiştir. Anneden yoksunluk, çekingen bakışlar ve küçük gülümsemeler,
ancak meleğe emanet edilebilecek şifalı bir bitki ("Dansçının
Gülümsemesi" yazılı eski bir eczacı kavanozu) gibi korunmaya çalışılır.
Şiirin sonuna doğru karşımıza çıkan şapkacı Madam Lamort
(Ölüm), ucuz ve yapay kış şapkalarıyla insanlığın kolektif sahteliğini ve
huzursuzluğunu simgeler. Ağıtın nihai kapanışında ise meleklerin mekânında,
hayali aşıkların ve ölü izleyicilerin önünde nihayet gerçekten gülümser, ebedi
mutluluk paralarıyla ödüllendirilir bir tabloya (gerçek olmayan ama şiirsel
olarak var olan bir boyuta) ulaşılır.
Altıncı Ağıt
Beşinci Ağıt’ın kasvetli, sahte ve geçici insanlık durumuna
bir zıtlık/dönüm noktası olarak kurulan Altıncı Ağıt, kahramanlık fikrini incir
ağacının büyüme biçimi üzerinden ele alır. İncir ağacı, güzel çiçek açmanın
ihtişamına takılmadan, aradaki evreleri atlayarak saf sırrını doğrudan erken
olgunlaşan meyveye saklar.
İnsanlar ise çiçek açmakla gurur duydukları ve hayatın doğal
evrelerinde (gençlikte) oyalandıkları için hedefe geç varırlar ve kendi sonlu
meyvelerine ihanet ederler. Kahramanın varoluş biçimi ise tüm bu duraklamaları
reddeden, "hareket telaşı" içinde sürekli ileriye doğru bir
atılımdır.
İkinci bölümde soyut kahramanlık fikri somutlaşarak
İncil’deki Samson figürüne evrilir. Doğum öncesi aşamada (rahimde) binlerce
olasılık bulunurken, kahraman dünyaya adım atıp sütunları parçalayarak daha dar
ama gerçek eylemin ve seçimin olduğu dünyayı gerçeğe dönüştürür. Kahramanın bu
hızlı akışı, çevresindeki annelerin ve sevgililerin kanyonlar gibi derin
kederlerine neden olur.
Kahraman, zamanı kendine doğru akıtan, ivmesiyle yıldızlı
görüntülere doğru sürüklenen tek ve şiddet dolu bir güçtür. Altıncı Ağıt,
Beşinci Ağıt’ın acı dolu insan gerçekliğinden kopuşu temsil ederek, olumlu
çözüme (Dokuzuncu Ağıt’a) giden yolda hayati bir eşik oluşturur.
Yedinci Ağıt
Ağıt, Birinci Ağıt'ın meleğe yönelen varsayımsal ve çaresiz
çığlığını ("eğer haykırsaydım...") hatırlatan bir "reklam"
ve "çığlık" reddiyesiyle başlar. Meleği cezbetme çabası, insanlığı
bağımlı kılan ve henüz kendi "verimli toprak şeridini" bulamamış
olmasından kaynaklanan olumsuz bir durumdur. Ancak Yedinci Ağıt bu dinamikleri
tersine çevirerek bahardaki kuş gibi doğal ve coşkulu bir kur yapma biçimine,
yaşamın kendisine yönelir.
Baharın anlaşılması, doğal yaşamın kendi öz farkındalığına
ulaşmasıdır. Kuş sesleri, cıvıltılar ve trilller, üçüncü kıtada yaz gecelerinin
övgüsüyle yoğunlaşır ve "geleceğin hayal edilen tapınağı" ile
"çağrı basamakları" imgesinde karşılığını bulur. Hedef, baharın
ötesindeki yaz ve yaşamın ta kendisidir.
Dördüncü kıtada Rilke, genç, ölmüş kızları şiirsel sahneye
çağırır. Onların henüz bozulmamış, dar bir yetişkinlik rotasıyla engellenmemiş
çocukluk ufku ("yoğunluğu") özgür bir alan sunar. Şehirlerin en kötü
sokaklarında çürümüş olsalar bile, bir an için de olsa damarları varoluşla
dolmuş ve burada olmanın mutluluğunu tatmışlardır.
Ağıtın kalbini oluşturan en temel felsefi dönemeçlerden biri
"Dasein" (varoluş) kavramıdır. İnsanlar genellikle yalnızca herkesin
görebildiği dışsal şeyleri mülkiyet olarak görür ve asıl görünmeyen gerçek
varoluşu unuturlar. Rilke burada Novalis’in romantik-idealist felsefesini
anımsatacak şekilde "dönüştürmek" kavramını öne sürer: Dışsal ve
görünür olan, ancak içselleştirildiğinde gerçek anlamını bulur. "Sevgili
kardeşlerim, dünya yalnızca içimizde olacak. Hayatlarımız dönüşümle geçip
gidiyor."
Çağdaş sanayi düzeninin ve teknolojik dünyanın ürettiği
biçimsiz, ruhsuz yapılar ile tapınakların eksikliği eleştirilir. Ancak
mirasından mahrum kalmış bu dünyada, insanlığın yarattığı kadim ve değerli
yapılar (sütunlar, pylonlar, sfenksler, katedraller) insan aklına ve gücüne
özgüven kazandırır. Ağıtın sonunda insan, meleğe hayran olması için eserlerini
gösterir ve neredeyse naif bir gururla ona meydan okur; kur yapma yerini
uzatılmış bir elle "ayrılışa" bırakır.
Sekizinci Ağıt
Yedinci Ağıt’ın coşkulu "Burada olmak muhteşem"
haykırışı, Sekizinci Ağıt’ta yerini yeniden acı verici bir varoluşsal soruna
bırakır. Bu ağıt, insan bilincinin yarattığı bölünmüşlüğü, hayvanın ve çocuğun
saf, bilinçsiz varoluş durumuyla karşılaştırır.
Açık Olan (Das Offene)
Hayvan, dış dünyayı ve saf uzayı tüm gözleriyle engelsiz bir
şekilde görürken; insanın gözleri sanki ters çevrilmiş ve etrafına tuzaklar
kurulmuş gibidir. İnsan, dünyayı doğrudan deneyimlemek yerine hep kendi
bilincinin, yorumlama kategorilerinin ve "dünya" kavramının çemberi
içinde sıkışıp kalır.
Hayvan, ölümün ve zamanın farkında olmadan yaşar ("her
zaman ölümünü geride bırakmıştır"). Çocuk ve ölmekte olan kişi, tıpkı
hayvan gibi, bu biçimlendirici ve sınırlayıcı bilinçten arınabildikleri ölçüde
saf uzaya yaklaşırlar. İnsan için kader ise tam olarak budur: Zıt olmak, bölmek
ve sürekli bir ayrılık içinde yaşamak.
Memeliler (Köpek vb.): İçlerinde hâlâ büyük bir melankoli,
kaygı ve rahmin (ilk evin) hatırasını taşırlar; ancak ikinci evleri belirsiz ve
rüzgarlıdır.
Böcekler: Doğdukları rahimden hiç ayrılmayan, onun güvenliği
içinde yaşayanlar olarak mutluluğun simgesidirler.
Yarasa: Memeli ile kuş arasında sıkışıp kalmış, ne tam bir
güvenliği ne de özgürlüğü olan; varoluşun çelişkisini ve "akşamın
porselenini yırtan" trajik izini temsil eder.
İnsan, dünyayı düzenlemeye çalıştıkça her şeyin dağıldığı,
nesneleri toplarken kendi benliğinin de paralandığı bir açmazdadır. Ağıt,
insanın bu edilgen, dışarıya bakan ama asla saf açıklığa ulaşamayan
"seyirci" konumunu ve hayat karşısındaki hüzünlü teslimiyetini
vurgulayan şu dizeyle kapanır: "Böylece yaşıyoruz ve her zaman
ayrılıyoruz."
Dokuzuncu Ağıt
Şiir, 1912'de yazılmış altı dizeyle (bitkilerin saf
mutluluğu ve Daphne'nin bir defne ağacına dönüşerek insan kaderinden kaçması
mitiyle) başlar. Ancak Rilke bu miti tersine çevirir: Ağaca dönüşmek bir kaçış
olsa da, asıl mesele insan kaderini kabullenmek ve "neden insan olmamız
gerektiği" sorusuna olumlu bir yanıt bulmaktır.
Yedinci Ağıt'ın "Burada olmak muhteşemdir"
çığlığı burada derinleşir. Dünya ve onun geçici nesneleri sanki bize, yani
herkesten daha çok solup giden insanlara ihtiyaç duymaktadır. Varlık ile yok
oluş el ele gider; her şey en az bir kez ve sadece bir kez gerçekleşir, geri
döndürülemezdir.
Ağıtın merkezinde "kelime" (das Wort) yer alır.
Gezginin dağdan aşağıya bir avuç toprak değil, saf bir gentian çiçeği ve
"edinilmiş bir kelime" getirmesi gibi, insanın dünyadaki varlık
gayesi de nesneleri sadece tüketmek değil, onları adlandırmak ve
içselleştirmektir. Şeyleri (köprü, çeşme, pencere, sütun vb.) öyle bir
söylemeliyiz ki, onların gizli özü görünürden görünmeze, yani içsel olana
dönüşsün.
İnsan, dışsal olanı kalbinde dönüştürerek dünyayı kendi iç
aleminde yükseltir. Ölüm dahil her şey bu döngünün ve dünyanın haklı bir
parçasıdır. Son dizelerde vurgulandığı gibi, geçmiş ve gelecek içimizde
birleşir; kalbimizden fışkıran bu "fazladan varoluş" (Überschuss) ile
sonsuzluk deneyimine ulaşılır.
Onuncu Ağıt
İlk kıtada, insan varoluşunun çetin kavrayışına ve acılarına
karşı bir şükür vardır. Acı hayatın anlamından (kışın yaprakları, anlamımızın
koyu yeşili) ayrılamaz; aksine göze çarpmayan ağlama ve acıya teslimiyet,
hayatın gerçek temelini oluşturur.
Buna karşılık, ölümün ve acının üstünün yaldızlı
gürültülerle, uyuşuklukla, teselli pazarlarıyla ve "Ölümsüz" bira
afişleriyle örtülmeye çalışıldığı yer "Keder Şehri"dir. Bu şehir,
hayattan ölümün tamamen dışlandığı sahte ve mekanik bir varoluşun alegorisidir.
Keder Şehrinin arkasında ise genç ölülerin ve ağıtların
rehberlik ettiği gerçeküstü, masalsı bir manzara olan "Ağıtlar
Diyarı" (Mısır ve Nil Vadisi izleriyle zenginleştirilmiş bir coğrafya)
başlar. Burada ölüm, yaşamdan kopuk bir son değil, "aydınlatılmamış diğer
yüzü" olarak hayatla tam bir bütünlük oluşturur. Baykuşun sfenksin
yanağına sürtünürken çıkardığı o sessiz ses (Ur-Geräusch), duyuların ve
alemlerin kaynaşmasını simgeler.
Son kıtada doğanın döngüsüne (fındık ağacının sarkık
çiçekleri, toprağa yağan yağmur) yapılan vurguyla birlikte, insanın hayat
karşısındaki düşüşü bile şanslı ve anlamlı bir yenilenme olarak kucaklanır.
Yaşam ve ölüm kusursuz bir çemberde buluşur.
Orpheus
Rilke’nin Duino Ağıtları’nın kafiyesiz, sert ve
sorgulayıcı tonu; Orpheus'a Soneler’in iki dörtlük ve iki üçlükten
oluşan klasik, kafiyeli ve son derece melodik yapısıyla keskin bir tezat
oluşturur. Ancak bu iki tür arasında kopukluk değil, bilakis derin bir içsel
bağlantı vardır.
Ağıtlarda teorik olarak işlenen “dışsal olanı içsel olana
dönüştürme” gayesi, Soneler’de Orpheus figürü aracılığıyla doğrudan
sanatın, şarkının ve sözün eylemine dönüşür.
İlk sonelerde Orpheus’un şarkısı sadece vahşi hayvanları ve
doğayı büyülemekle kalmaz; görünür olanı duyulabilir ve içsel olan tinsel bir
aleme dönüştürür.
“Şarkı söylemek varoluştur. Tanrı için bu kolaydır”
dizesiyle, artık tanrıların veya meleklerin değil, Varlığı içten dönüştürme
sorumluluğunu taşıyan şairin/sanatçının merkeze yerleştiğini görürüz.
Orpheus, lirin fiziksel sınırlarını aşarak sözün ve nefesin
(pneuma) sonsuzluğuna karışır; tıpkı bir gülün açıp solması gibi
"gelir ve gider", ancak sözü şimdiki anın ötesine taşınır.
Rilke’nin mitolojiyi yeniden yorumlamasındaki en çarpıcı
nokta, ölümün hayatın dışlanan bir sonu değil, "aydınlatılmamış diğer
yüzü" olarak kabul edilmesidir.
Orpheus, Eurydice'ye aittir; dolayısıyla ölüme de
aittir. Şair, ölümün yokluk olmadığını, aksine varlığın tam ve bölünmez
bütünlüğünün (çift alemin) ayrılmaz bir parçası olduğunu savunur. "Eurydice'de
her zaman ölü ol" emri, insanın var olmama halini ve yokluğu
içselleştirerek yaşamı tam anlamıyla kavramasını ifade eder.
Rilke’ye göre ağıt (yas) ile övgü aynı madalyonun iki
yüzüdür. “Yas ancak övgü aleminde yükselebilir.” Şarkıcı, doğayı,
meyveleri, nesneleri ve hatta ölümü bile övgüyle kucaklar.
Rilke, şiirini dış dünyaya kapatmaz; makine çağını, gürleyen
sesleri ve hatta modern teknolojinin unsurlarını (antenler, uçaklar vb.) bile
Orfik dünyanın ve övgünün sınırları içine dahil ederek insan deneyiminin bir
parçası kılmaya çalışır.
Rilke, şiirini modern dünyanın ve teknolojinin getirdiği
gürültülere (uçaklar, antenler, makine sesleri) kapatmaz. Aksine, I.19 ve II.10
numaralı sonelerde makine çağını ve onun yarattığı karmaşayı ele alarak, bu
unsurları da Orfik bütünlüğün ve övgünün bir parçası kılmaya çalışır.
Makinelerin ve teknolojik çığlıkların yarattığı
yabancılaşma, Orpheus’un (ve şairin sözünün) getirdiği "eğitici oyun"
ve düzen ile dengelenir. Şarkı, kaosa ve gürültüye bir düzen ve anlam
kazandırır.
Rilke, mitolojide Maenadların (Bakkhos kadınlarının)
ellerinde parçalanarak ölen Orpheus’un trajik sonundan kaçınmaz; aksine
döngünün ilk bölümünü bu tema ile taçlandırır.
Tanrı'nın fiziksel olarak yok olmasına rağmen, şarkısının
"ağaçlarda ve kuşlarda" sonsuz bir iz olarak kalması, şiir sanatının
kalıcılığını simgeler. İlk bölümün "dinlemek" ve "kulak"
temasıyla başlayıp yine bu ses/duyuş motifleriyle bitmesi tesadüfi değildir.
Genç yaşta ölen dansçı Wera Oucama Knoop’un anısına yazılan
soneler (özellikle II.28), dansı ve ölümü Orfik döngünün içine dahil eder.
Dans, "sıkıcı, düzenleyici doğayı" geçici olarak
aşarak saf bir takımyıldız oluşturur. Ölüm, tıpkı Orpheus'un işinde olduğu gibi
formun ve varoluşun tamamlanması olarak deneyimlenir.
Sonuç
Rilke’nin şiirinin temel sorunu, "nehir ve kaya
arasında verimli toprak şeridini" (insanın evrendeki yerini) bulmaktır.
Şair, dış dünyayı, acıyı, ölümü ve yaşamı kendi iç aleminde
dönüştüren, varoluşla başa çıkmaya çağrılmış yegane figürdür.
Geç dönem şiirlerinde şairin görevi en yüksek ciddiyete
ulaşır: Kelebeğin kanat çırpışından çiçeğin hissettiğine kadar en ufak bir şeyi
bile kaçırmamak, evrenin ritmini içselleştirmek ve ölümle yaşamın eşiğinde diz
çökerek dünyaya yeni bir ölçü vermek.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder