Wilhelm
Loock - Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin
Notları - Notlar
Wilhelm Loock'un yorumu
Rainer Maria Rilke, Die Aufzeichnungen des Malte Laurids
Brigge, Oldenbourg, Münih, 1971
Giriş
Malte, klasik anlamda tutarlı ve geleneksel bir
hikâye anlatımı sunmaz; aksine çağrışımsal olarak birbirine dizilmiş düzyazı
şiirlerden oluşur.
Klasik roman mimarisinin eksikliği, artık kendi başına bir
düzen yaratamayan anlatıcının (öznenin) tükenişini gösterir.
Gottfried Benn ve dönemin dışavurumcu kuşağı Rilke’yi
“Hayatta kalmak her şeydir” düsturuyla selamlarken; Rilke bundan daha
fazlasını, yani "zaferi" (dünyayı sanatın ve biçimin diliyle kurtarma
gücünü) istemiştir. Bu durum, eserde Hıristiyanlıkla rekabet eden yeni bir din
kurma eğilimini doğurmuştur.
O, dış dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine, onu kendi
içsel mitolojisine ve efsanesine dönüştürmek zorunda kalmıştır.
Rilke ile Nietzsche’nin çıkış noktası "Tanrı’nın
ölümü" olgusudur. Her ikisi de bu ölümün ardından gelen derin ruhsal
depresyonu, yeni bir övgü, yüceltme ve anlam yaratma gücüyle yenmeye
çalışmıştır.
“Kayıtların” oluşturulması
Genç Rilke; evrim, biyoloji, tarih ve pozitif bilimsel
gelişmelere dayalı bir dünya görüşüne sahipti. Ancak onu çağdaşlarından ayıran
en temel fark, bu pozitivist varsayımları sınırsız bir içsellikle
(kalp/içsellik organı) işleyip sanatsal bir büyüye dönüştürmesidir.
Rilke için sanat; maddeyi ruha dönüştüren, ilahi olmayan
şeyden "Tanrı"yı yaratabilen en yüksek ve yegâne kurtarıcı güçtür.
Rilke, Stefan George, Rodin ve Cézanne’ın etkisiyle duygu
akışından "şeylere" (Dinggedichte) ve görsel netliğe yöneldi. Bir
şiiri ya da metni, adeta bir resim yapıyormuşçasına "görme
yeteneğiyle" biçimlendirmeyi öğrendi.
1902’de Paris’e gidişi Rilke için büyük bir sarsıntı oldu.
Yaşamın en yoğun olduğu bu devasa şehir, aynı zamanda korkunç sefalet, adsız
acı ve ölümle doluydu. Rilke’nin Paris sokaklarında karşılaştığı bu tekinsiz
derinlik ve korku, doğrudan Malte romanının ana hammaddesini oluşturdu.
Norveçli şair Sigbjörn Obstfelder’in geride bıraktığı
düzensiz, tarihsiz kâğıtlardan ve Jens Peter Jacobsen’in İskandinav
atmosferinden etkilenen Rilke; romanı geleneksel bir hikâye akışı yerine
"birkaç kurgusal editör notu" içeren, parçalı ve çağrışımsal notlar
şeklinde kurgulamıştır.
Büyük Şehirde Yeni, Anlaşılmaz Bir Gerçeklik Saldırısı
Malte’nin Paris’e ayak basmasındaki ilk izlenimler, şehrin
kalabalık insanlarının yaşamı ve ölümü sıradanlaştıran, "Önemli olan
hayatta olmandı" diyerek her şeyi sığlaştıran zihniyetine duyulan sert ve
iğneleyici bir öfkeyle başlar.
Malte dışarı çıkıp hastaneleri, gece barınaklarını ve sefil
insanları gözlemlediğinde, bu manzaralar sadaka dilenen ucuz sosyal dramlar
olarak sunulmaz. Aksine, iyodoform, patates kızartması yağı ve korku
kokan bu sahneler, görenlerin içine sızan isimsiz ve tehditkâr birer şifredir.
Dinlenmek için aralanan "açık pencere", şehir
hayatında savunmasızlığı tetikleyen bir çöküş alanına dönüşür. Elektrikli
trenler, otomobiller, kapı çarpıntıları ve çığlıklar karşısında insan öznesi
pasifleşir. Nesneler canlılık kazanır, insanla makine arasındaki sınır tamamen
ortadan kalkar.
Şehrin gürültüsünden bile daha korkunç olan şey, patlama
öncesi o gerilim dolu sessizliktir.
Malte’nin “Görmeyi öğreniyorum” cümlesi, dış dünya
ile iç dünya arasındaki uyumlu zihinsel ağın parçalandığını, iç dünyamızın daha
önce farkında olmadığımız uçurumlara sahip olduğunu gösterir.
Malte’nin sokakta karşılaştığı "yüzü olmayan kafa"
ya da içine çöken zavallı kadın tasviri; biçimin mutlak formsuzlukla
(amorflukla) ve şeytani bir "boşlukla" karşılaşmasının tetiklediği
derin dehşettir. Ayaklarının altındaki yerin kayması, modern insanın güvenli
istikrarının nasıl yok olduğunun fiziksel bir metaforudur.
Hastanelerde (Hotel-Dieu) ve büyük şehirde insanların toplu
halde, anonim bir şekilde yok olması; bireyin kendine ait bir ölümle ölme
hakkını elinden almaktadır.
Rilke, bu ezici kolektif korkuya karşı sanatsal bir
"ikame büyüsü" dener. Tıpkı bir meyvenin çekirdeği gibi herkesin
kendi içinde taşıması gereken o "büyük ölüm" fikrini, büyükbaba
Brigge'nin hikayeleriyle yeniden inşa ederek olumsuz ve korkunç gerçekliğe
karşı estetik bir imaj yaratmaya çalışır.
Bir Umut Işığı
Malte, büyük şehrin yarattığı o ezici korkuyla başa
çıkabilmek için büyükbaba Brigge’nin ölüm hikâyesini ve geçmişin anılarını
yazarak bir "imaj" üretmişti. Bu edim, ona gerçekliğe karşı yeni bir
güven duyma cesareti verir.
Koltuk değneğini bir müjdecinin asası gibi taşıyan, adımları
bir çocuğunkiler gibi utangaç ama hafif olan bu hasta adam; sanatsal anlamda
yeniden yazmaya ve iyileşmeye çalışan şairin ta kendisidir.
Büyük Şehirde, Kavranamaz Gerçekliğin Yeni ve Daha Şiddetli Biçimdeki
Saldırısı
Malte, Bibliotheque Nationale çevresinde karşılaştığı bu
insanları (kaderin tükürdüğü, kabukları kalmış kazazedeleri) yalnızca acınası
sosyal vakalar veya natüralist figürler olarak ele almaz. Onlar, toplumun ve
tarihin dışına düşmüş, zamanın ve çürümenin ontolojik simgeleridir.
"Kaderin tükürüğü" metaforu, insan varlığının
yapısızlaşmasını ve zamanın tüketici gücünü simgeler. Çürüme süreci, bu
figürlerin görünümüne kalıcı olarak kazınmıştır.
Karnaval, yaşam akışının kutlandığı neşeli bir festival
olmaktan çıkıp, kahkahaların irin gibi sızdığı, insan yığınlarının amorf ve
biçimsiz bir kütleye dönüştüğü grotesk bir kabusa dönüşür.
Hastanede ölüm sürecine giren adamla karşılaşma, Malte’yi
varoluşun en derin eşiğine getirir. Beyninde açılan "büyük bir ülser"
(güneş gibi bir tümör), tanıdık olan her şeyin parçalanmasını ve benliğin başka
bir güç tarafından kuşatılmasını simgeler.
İkinci bölümde büyük şehir sahneleri yerini daha entelektüel
ve parabolik hikâyelere bırakır. Bunlardan biri olan Nikolaj Kuzmitsch,
hayatını saatlere ve saniyelere bölerek "zaman kapitalizmi" yaratan
bir memurdur.
Kapitalist mantıkla zamandan tasarruf edilemeyeceğini,
geçmekte olan "gerçek zamanın" insanı dehşet içinde dondurduğunu
anlayan Nikolaj’ın hikâyesi, Rilke’nin modern dünya eleştirisinin en keskin
noktalarından birini oluşturur.
Geri Dönen Çocuklukta Kavranamaz Gerçekliğin Yeni Saldırısı
Malte, Paris'teki korkularıyla baş etmeye çalışırken,
çocukluğunun sığınak olmadığını, aksine bilinmezlikler ve isimsiz korkularla
sarsılmış bir zihin yapısının o yıllardan itibaren şekillendiğini fark eder.
Eski nesneler, kuralsızlıklar ve isimlendirilemeyen dil korkuları çocukluğu
baştan sona kuşatmıştır.
Annesinin ölü bir kadınla ilgili gördüğü gizemli rüya veya
görü, Malte’nin sonradan Paris sokaklarında geliştirdiği "görmeyi
öğrenme" biçiminin çocukluktaki ilk öncülüdür. Görünmez olanla kurulan bu
tedirgin edici bağ, bireyin olağan gerçeklik algısını kırar.
Malte'nin çocukluğunda çizim yaparken ya da odanın
karanlığında deneyimlediği yabancı ve devasa bir elin duvardan çıkacağı
korkusu, insanın kendi bedenine ve çevresine karşı yabancılaşmasının en erken
işaretidir. Öznenin sınırları henüz çocukluktan itibaren çözülmeye başlar.
Galeriye yapılan gece ziyaretleri ve ölü atalarla kurulan
hayali diyaloglar, görüntü ile ayna arasındaki paradoksal ilişkiyi gözler önüne
serer. Kimliğini arayan ölüler ile kargaşa yaşayan yaşayanlar, aynı ontolojik
çözülme çemberinin içinde buluşurlar.
Söylenmeyenin Söylenmesi
Malte’ye göre gerçek şiir; aşk, acı veya hasret gibi
yüzeysel duygusal dürtülerden (lirik hislerden) oluşmaz. Şiir,
şehirlerin, eşyaların, çocukluk hastalıklarının ve "denizler/gezgin
geceler" gibi sınırları belirsiz durumların yaşanarak kana, bakışa ve
jeste dönüştürülmesidir.
Dış dünya ile bağlar koptuğunda, şair hepsi eşit değere
sahip olan varoluş parçalarını içsel bir simya ile yeniden eriterek şiirde yeni
bir varlığa kavuşturmak zorundadır.
Malte, geleneksel kültürün ve tarihin bireyi gözden
kaçırdığını; insanları tekil varlıklar olarak değil, kitlesel çoğulluklar
içinde ele aldığını belirterek radikal bir kültür eleştirisi sunar.
Genel bağlayıcılığı olan tarih anlayışını reddeden Malte,
tarihi yalnızca kendi varoluşsal acısına ve krizine bir "kelime
dağarcığı" bulmak için kullanır.
Nietzsche’nin "Tanrı öldü" tespitiyle
paralellik kuran bu yaklaşımda; aşkın Tanrı’nın yokluğunda, yaratılışın ve
dünyanın tüm değerleri sahipsiz kalmıştır. Şair (Malte/Rilke), bu yoksullaşmış
dünyanın mirasçısı ve kâhyası olarak, dünyada var olan acıyı ve korkuyu yeni
bir "övgü ve yüceltme" gücüyle dönüştürmek zorundadır.
Zihinsel yapılar ve ideolojiler darmadağın olduğunda, geriye
sadece tekil sözcükler ve hüfuz edilemez hiyeroglifler kalır. Ancak bu devasa
sanatsal iddia, tek bir bireyin (hiçliğin) taşıyamayacağı kadar ağır bir
yüktür.
Malte, Baudelaire’in yol ayrımına değinir. Şiirdeki leş gibi
iğrenç ve çürüyen nesnelerden kaçınmamak, seçici davranmadan dünyadaki tüm
varlığı kapsamak gerekir. Baudelaire’in son dizede forma ve ölümsüzleştirmeye
sığınmasını bir taviz olarak görür; çünkü yeni sanat hiçbir şeyi ayırt etmeden
"her varlığı" kucaklamalıdır.
Flaubert’in Legende de Saint Julien l'Hospitalier
öyküsündeki gibi; şair de Paris’te karşılaştığı "cüzamlı" (ölüm,
çürüme, açlık) gerçekliğe tüm vücuduyla ve aşkla sarılmak zorundadır. Bu
tiksindirici gerçekliği sevgiyle ve samimiyetle ısıtıp kucaklayabildiği an, o
korkunç sefalet dünyevi ve ilahi bir "mutluluğa" dönüşecektir. Ancak
Malte bu adımı atmakta kırılır ve düşer: "Bu adımı atamıyorum, düştüm
ve artık kendimi kaldıramıyorum..."
Yeni, Kavranamaz Gerçekliği Bütünleştirme Denemeleri
Büyük şehrin kitle halinde ve fabrikasyon gibi gelen anonim
ölümüne karşı Rilke; Chamberlain Brigge’in [Ulsgaard'daki] görkemli,
baladvari ve son derece bireysel ölümünü bir karşı-imaj olarak kurar.
Kahya, hayatı boyunca kullanamadığı tüm irade, gurur ve
ustalığını ölüm anına yığarak kendi "kendi ölümünü" üretir. Bu durum,
Malte’nin korkuyla başa çıkabilmek için kaleme aldığı ("Korkuya karşı
bir şeyler yaptım, bütün gece yazdım") ilk büyük sanatsal direniş
evalidir.
Malte’nin çocukluk anılarındaki Brahe malikanesi, dış
dünyadaki fiziksel bir mekan değil, tamamen "kalpte muhafaza edilen"
içsel bir mekandır.
Kont Brahe, zamanın akışını ve ölümü hiçe sayan, ölülerle
yaşayan tuhaf bir figürdür. Onun kişisellikten uzaklaşan, bir maskeye dönüşen
yüzü ve sessizliği; Malte için dış dünyanın kaosuna karşı sığınılabilecek
sessiz bir boşluk ve içsellik alanı yaratır.
Schloss Boussac’taki Lady a la Licorne (Tek Boynuzlu
Atlı Hanım) duvar halıları tasviri, Malte için aynalama sürecinin tersine
çevrilerek "kurtarılması" anlamına gelir. Çocukken aynada benliğini
kaybeden ve felç geçiren Malte, buradaki bakirenin gümüş aynasında kendi
varlığını ve içsel saflığını yeniden yakalar.
Abelone figüründe somutlaşan bu aşk, dıştaki nesneye
yönelmek yerine tamamen kendi içselliğine kapanan, başkasını değil kendi
varlığını seven narsistik ve nesnesiz bir aşk formudur.
Paris’te dışarıdan gelen tehditkâr gerçekliği pasif bir
şekilde "gören" Malte’nin aksine, Kont Brahe kendi içselliğinden
Venedik gibi manzaraları ve figürleri (Belmare Markisi) uzaya yerleştirebilen üretken
bir görme gücüne sahiptir.
Bettine figüründe bu içe dönüklük kozmik bir boyuta ulaşır.
O, doğanın elementleriyle (ateş, toprak, aşk) o kadar bütünleşmiştir ki
Goethe gibi sıradan bir insan onu insanlaştırmakta başarısız olur; o, ancak
Sappho gibi trankandan ve kaderden bağımsız büyük bir trajedi figürüyle
ölçülebilir.
Notların sonuna doğru Sappho, sıradan sevgili/sevgililer
kalıbını aşan, insanlara evlilik şarkıları söyleyen ama kalbi kendi buzlu
yüceliğinde kalan en üstün yalnızlık figürüne dönüşür.
Dünyanın tüm yapılmamış işleri ve çözülmemiş acıları
ortasında, tek başına elma tutan yalnız şair; tüm sevgiyi sonuna kadara vermeye
hazır yüreğiyle bu estetik zaferin taşıyıcısı olur.
Malte, son anılarında Abelone’yi düşünür. Abelone, aşkından
her türlü geçici ve çıkarcı unsuru ayıklamak istemiştir. Ancak Guardini’ye göre
buradaki en keskin nokta, Tanrı’nın bir sevgi nesnesi değil, yalnızca sevginin
yönü (mercii) olarak anlaşılmasıdır.
Bu yolda Mesih ile karşılaşmak, zayıfların sığındığı bir
teselli; güçlü olanlar (gerçek aşıklar) için ise ıstıraplı bir engeldir. Çünkü
bu yolda yürüyenler, barınma ve cennet özlemiyle değil, aşkın o isimsiz ve
uçsuz bucaksız yalnızlığıyla baş başa kalmalıdır.
Malte’nin gördüğü Beethoven ölüm maskesi; müziğin ve
yaratımın, dış dünyadaki gürültüyü ve anlamsızlığı dışarıda bırakmak için
insanı amansızca sıkan, yeni bir dünya kuran mutlak bir ilahi irade olduğunu
gösterir.
Ibsen, dışsal olayların arkasındaki "içsellik"
boyutunu ilk gören ve bunu sahneye taşıyan yazardır. O, somut olanı aşırı
boyutlarda kullanarak iç dünyayı görünür kılmaya çalışır.
Antik tiyatro duvarının arkasında toplanan "anlaşılmaz
olan", dünyanın dağınıklığını bir insan yüzüne (anlama) dönüştürür. Ancak
Duse’un oyunculuğu, bu içselliğin modern dünyada ne kadar trajik, yalnız ve
yanlış anlaşılmaya açık bir çaba olduğunu gözler önüne serer.
Paris’in "atılmışları" arasında yer alan bu yaşlı
adamlar, biçimsizliğe karşı insani niteliklerinden vazgeçip hareketsiz birer
şeye (kurşun askere) dönüşerek katlanırlar. Bu, Rodin estetiğinin edebiyattaki
karşılığıdır: Çirkinlik, estetik bir geçişle aşılmaya çalışılır.
Satıcı, somut bir kişiden çıkıp zamanın geçişine ve değişime
dönüşür. Malte, bu şiddetli sefaleti zihinsel hayal gücüyle kesip biçerek (bir
Pieta ya da İsa figürü gibi) içselleştirmeye çalışır; ancak sonunda bunun
ötesinde, her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi emreden büyük bir yükümlülük
(Tanrı) ile yüzleşir.
Sahte çar, halkın arzularına göre şekillendiği için
başlangıçta sınırsız bir içsel yaratıcılık alanına sahiptir; ancak annesinin
onu reddetmesiyle bu imkân sınırlanır. Ölüm anındaki o son "irade ve
güç", her şeyi içselliğiyle yutan bir sanatçının simgesidir.
Otrepjow dışsal olarak sınırlanırken, Cesur Karl kendi
içindeki "kan" ve kontrol edilemeyen derinlik yüzünden kendi kendini
sınırlar. O da içselliğin sığınağını arayan ama içinde kaybolan bir figürdür.
Deliliğin ve çürümenin eşiğindeki Kral Karl VI, Paris’in
sefaletini ve ölümün zaferini şikayet etmeden, alçakgönüllü bir şekilde
onaylar. Buradaki "aşk", dünyanın ölümüne ve acı suyuna kadar varan
her şeyi olduğu gibi kabullenmektir.
Anlatı formları
Geleneksel Saga: Ataların, köklerin, kalelerin,
nesnelerin ve kan bağının koruyucu bir bütünlük oluşturduğu evrensel bir anlatı
formudur.
Malte’deki Tersine Çevriliş: Malte için aile artık
bir sığınak değil; bireyin kaçması, kopması ve yalnızlaşması gereken krizli bir
alandır. Chamberlain Brigge’in ve Kont Brahe’nin hikayelerinde görüldüğü gibi,
ataların hayaletleri aileyi korumak için değil, yaşayanların ölümün o zamansız
ve sarsıcı gerçekliğiyle yüzleşmesini zorunlu kılmak için ortaya çıkar.
Geleneksel Lejende: Erdemin somutlaşmış hali olan
azizin, topluma bir taklit (imitatio) ve ahlaki standart sunduğu
arketipsel bir formdur.
Malte’deki Tersine Çevriliş: Rilke’nin metnindeki
"modern azizler" ya da sefil figürler, erdemli bir Tanrı yolu
izlemezler. Onlar, dünyadaki sefalet karşısında hiçbir çıkış yolu aramadan,
acıyı, çürümeyi ve yoksulluğu sonuna kadar kabullenen (ateşin gizemi) pasif ve
trajik birer tanık olarak konumlanırlar.
Geleneksel Bilmece: Bilge kişinin veya inisiyenin,
gizli bir topluluğa kabul edilmek için çözmek zorunda olduğu, ölümcül bir sınav
(Tahmin et ya da öl!) mekanizmasıdır.
Malte’deki Tersine Çevriliş: Malte’nin Paris
sokaklarında karşılaştığı o "atılmışlar" (Die Fortgeworfenen) ve
onların taşıdığı işaretler/kalemler, klasik anlamda kurtuluşa veya bilgiye
açılan bir bilmece değildir. Bu bilmecenin çözülmesi, inisiyasyonla bir gruba
katılmayı değil, tam aksine modern dünyanın acımasız ve amorf gerçeği altında yok
olmayı (esareti ve ölümü) beraberinde getirir.
Geleneksel Mit: Evrensel bilgiyi, kozmik düzeni ve
tanrısal açıklamaları birbirine bağlayan köklü anlatılardır.
Malte’deki Tersine Çevriliş: Rilke, mitin bu evrensel
bağlayıcılığını alarak onu tamamen tatminsiz, karşılıksız ve nesnesiz aşka
uyarlar. Heloise, Portekizli Rahibe ve Sappho gibi figürler üzerinden aşk,
dünyevi bir birleşme aracı değil; aksine karşılıklılık beklemeyen, sevgilinin
yokluğundan beslenen ve insanı mutlak bir yalnızlıkla Tanrı’ya
yönlendiren kozmik bir gerilime dönüştürülür.
Müsrif Oğlunun Hikayesi
Hikâyenin merkezindeki çocuk/oğul figürü, aile ocağının
boğucu ve kurallı düzeninden koparak "samimi bir kayıtsızlık" içine
girer. Bu kayıtsızlık olumsuz bir boş vermişlik değil; dünyanın, değer
yargılarından bağımsız bir şekilde kendi akışında zihne dolmasına izin veren
radikal bir açıklıktır.
Savurgan oğul, başkaları tarafından "sevilme gibi
korkunç bir duruma" düşmemek, yani sahiplenici ve sınırlayıcı bir aşkın
kurbanı olmamak için yalnızlığını ve mülksüzleştirilmiş aşkını savunur. Ancak
bu yolda, Tanrı’nın sevgisiyle karşılaşma arzusu ile bu sevginin taşıyacağı
yoğunluktan duyulan "şeytani korku" arasında sıkışıp kalır.
Rilke, romanı savurgan oğulun eve dönüşü ve onun Tanrı/aşk
karşısındaki o kararsız, gerilimli jestiyle bitirir. Oğulun ayaklarının dibine
attığı yalvarma hareketi ve son cümlelerdeki "Ama henüz bunu
yapmamıştı" vurgusu, mülksüzleştirilmiş aşk doktrininin kusursuz ve
pürüzsüz bir zaferle sonuçlanmadığını gösterir.
Romanın büyüklüğü ve hakikati, bu sorumlu ve çözümsüz
sonucunda yatar. "Zavallı Malte"nin Paris sokaklarında yaşadığı o
ezici gerçeklik, ego çözülmesi, isimsiz korkular ve nesnesiz dünya deneyimi;
sonradan kurulan epik veya efsanevi kurtuluş çabalarıyla tamamen kapatılamaz.
Rilke, bu kararsızlığı gizlemeyerek modern insanın trajik açmazını dürüstçe
gözler önüne serer.
Kitabın finali; Saga (aileden kopuş), Lejende (kutsal
azizlik/çilekeşlik), Rätsel (çözülemez bilmece/atılmışlar dünyası) ve Mythus
(tatminsiz aşkın efsanesi) gibi arkaik anlatı formlarının hepsinin bir arada
eritildiği, ancak modern bireyin ontolojik krizi nedeniyle hiçbirinin tam bir
huzur veremediği devasa bir edebi laboratuvardır.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder