Katharina
Kippenberg - Rainer Maria Rilke'nin Duino Ağıtları
ve Orpheus'a Soneler’i - Notlar
Katharina Kippenberg, Rainer Maria Rilkes Duineser Elegien
und Sonette an Orpheus, Insel, 1947
Önsöz
Her büyük eser, sorduğu derin sorular nedeniyle zaman içinde
sürekli yeniden yorumlanmaya muhtaçtır. Her çağ kendi bakış açısıyla eseri
yeniden düşünmek ister.
Kitap Rilke'nin sözcük seçimi, sentaks (sözdizim) kullanımı,
paralel metinler ve mektuplarla karşılaştırmalı okuma yöntemine dayanmaktadır.
Rilke'nin Zorluk Nedenleri
Rilke (1903'te Lou Andreas-Salomé'ye yazdığı gibi) düşünce
süreçlerindeki kanıtları, nedenleri ve adımları unutup doğrudan nihai
sonuca/özete odaklanır.
Eserler, Muzot Kulesi'nde ilhamla ("ruhsal bir
itaatle") adeta dikte ettirilerek yazılmıştır. Rilke bile sonradan
yazdıklarına hayret etmiş, metne dokunmaktan korkmuştur.
Rilke imge veya benzetme yaparken nesnelerin bilinen, geniş
taraflarını değil; fark edilmeyen, dar ve inceltilmiş yönlerini kullanır.
Rilke'nin şiirlerinin özü aslında son derece basit insani
durumları barındırır; ancak bu öze ulaştığı yollar o kadar bakir ve alışılmadık
bir üsluba sahiptir ki kolayca yanlış anlaşılabilir.
Duino Ağıtları
1. Ağıt
Rilke topluma/okuyucuya karşı değil, yalnızca
Tanrı'ya/Kutsal'a karşı sorumludur; bu da onu kaçınılmaz bir yalnızlığa ve
"zamansızlığa" mahkûm eder.
Ağıt'ın açılışındaki melek, Rilke’nin Arap/Doğu
efsanelerinden ve kendi içsel kurgusundan ilhamla yarattığı "korkunç"
(kutsal/yıkıcı) bir varlıktır.
Melek, insanın henüz katlanamayacağı
"mükemmelliğin" temsilcisidir. İnsan onun varlığı karşısında ezilmeye
ve yok olmaya mahkûmdur.
Şair, Melek’ten (yüce güçlerden) bir yanıt alamayınca yüzünü
yeryüzüne çevirir. Ancak dünyevi varoluş da ona yabancılaşmıştır; gökyüzü uzak,
evren sağırdır. Bu "kasvetli evsizlik" (Unbehaustheit), tüm
Ağıtlar'ın çıkış noktasıdır.
Yeryüzünü yeterince dinledik mi? Doğa ve dünyevi nesneler
(bir ağaç, gece, keman sesi, kahramanlar, aşıklar) bizden kendilerini
"hissedip idrak etmemizi" beklemektedir.
Kahraman düşerken bile baki kalırken, sıradan aşıklar
tüketici arzular içinde kaybolur.
Gerçek aşk, sevilenden/sevgiliden özgürleşerek, karşılık
beklemeden aşkın kendisine ve Tanrı’ya yönelen "kesintisiz, nesnesiz bir
akıştır." / Gaspara Stampa
Erken yaşta ölenlerin kaderi yaşayanları sarsar.
Genç ölülerin varlığı yaşayanları daha yüksek bir kadere
uyandıran "bir yıldız" gibidir. Acı, kalbi yumuşatır ve insanı içsel
derinliğe götürür.
2. Ağıt
Rilke, meleklerin heybetini betimlemeye devam eder.
Bu melekler evrenin şafağında yaratılmış, Tanrı'nın coşkulu
polenleri, ışığın yöneticileri, yaratılışın tahtları ve kozmik güçlerin odak
noktasıdır.
Baş meleğin görünüşü bile insanın kalbini durdurmaya yeter.
Melekler, insanoğlunun katlanamayacağı kadar bütünlüklü, sürekli kendini
tazeleyen ve kendi içine dönen kozmik güçlerdir.
Meleklerin kozmik ihtişamının karşısında güzellik kaybolur,
duygular yükselen sıcak bir buhar gibi havada erir, gülümsemeler yüzde donar.
Evler, ağaçlar ve doğa bizden çok daha dayanıklıdır. Bizler
kuşaktan kuşağa geçip giderken onlar ayakta kalır. İnsan, evrende iz
bırakamayan zayıf bir gölgedir.
Aşıklar birbirlerinin kucağında sonsuzluğu bulduklarını
sansalar da onların duyguları da geçicidir. Birbirlerinin yüzünde büyüttükleri
imgeyi yine kendileri yok ederler.
Yunanlılar, aşk ve ölüm karşısında ölçülü olmayı
başarmışlardı. Rilke, Nil Nehri ile çöl arasındaki dar, yeşil, verimli arazi
şeridi imgesini kullanarak insanın "kader ile yaşam arasında" kendine
ait bu dar ve korunaklı alana çekilmesi gerektiğini savunur.
Tanrıların ve meleklerin yıkıcı basakısına karşı insan kendi
sınırlılığını kabul ederek var olabilir.
3. Ağıt
Üçüncü Ağıt, insanın denetleyemediği karanlık, ilksel ve
bedensel dürtülere döner. Şair, aşık gencin genç kıza duyduğu yüce aşkın
ardındaki "donuk, kör ve öfkeli" kan akışını sorgular.
Genç adamın kanında coşan arzu, kökleri insanlığın en uzak
geçmişine, atasal dürtülere, kurumuş nehir yatakları gibi olan eski annelere ve
babaların gerçekleşmemiş karanlık tutkularına dayanır.
İnsan, kendi hayatı başlamadan çok önce biçimlenmiş bu derin
bataklığın ve dip dalgalarının taşıyıcısıdır.
Kız, genci kendi içsel karmaşasından kurtarmalıdır.
4. Ağıt
Göçmen kuşlar ve aslanlar doğanın ritmine doğrudan
bağlıyken; insan zihinsel süreçleri, kendi yarattığı "mevsimleri" ve
kaygıları nedeniyle doğadan kopmuştur.
İnsan henüz çiçek açarken bile gelecekteki çürümeyi ve yok
oluşu öngören tek varlıktır.
Trajedi kaynağı olan zamansallık bilinci karşısında aşıklar
da çaresizdir. Sınırsız bir alan vaat ederler ancak içsel ayrılıklarını ve
geçiciliği birbirlerinden saklamak için "boş formlar/maskeler"
kullanırlar.
Rilke, sahte maskeler takan ve rolsüz aktörler olan
insanlara kıyasla kuklayı (bebeği) tercih eder. Kukla tam bir yokluktur,
iradesizdir ancak "mış gibi" yapmaz; içi boş olduğu için gerçektir.
Şair sahneye Melek’i çağırır. Eğer insan oyunculuğundan
çekilir, iradesini tamamen siler (kukla olursa) ve onunla Melek oynarsa; işte o
zaman "Melek ve Kukla: İşte nihayet bir oyun!" gerçekleşir.
Ancak insan kukla olmayı beceremediği ve kendi zihniyle
müdahale ettiği için felaket devam eder. Melek bu ağıtta da insan için
"zalim ve mesafeli" bir boyut taşır.
İnsanın parçalanmadığı, saf bir bütün olduğu tek dönem
Çocukluktur. Çocukluk, yetişkin varoluşun gizlice beslendiği ana kaynaktır.
Çocuk için içerisi ile dışarısı arasında kopukluk yoktur.
Çocuğun ölümü, yaşam öncesi hiçliğe kızgınlık duymadan
teslim olunan, dili aşan tarif edilemez bir trajedidir.
5. Ağıt
Picasso’nun Les Saltimbanques (Gezgin Cambazlar) tablosu
Cambazların banliyödeki tozlu halısı, insanın geçici
dünyasını simgeler. Gösteri, neşeli bir özgürlük gibi görünse de aslında
bedenleri yıpratan, mekanik ve süreğen bir zorunluluktur.
Eski Davulcu: Yaşlılıktan büzüşmüş, derisi kendisine
bol gelen, varoluşun yükü altında küçülmüş eski zamanın tanığı.
Güçlü Genç Adam: Gösterinin fiziksel yükünü çeken,
gülün poleni gibi hareketliliğiyle tozu dumana katan fakat çabasının sonunda
ölüme bir adım daha yaklaşan figür.
Dengeleyici Kız: Omuzlarda veya tek elle taşınan,
gösteride dengenin kurulmasını sağlayan zarif, kederli genç kadın.
Genç cambazın her türlü fiziksel acıya, tabanlarındaki
yanmaya rağmen izleyiciye ve annesine sunduğu içten gülümseme, bu kısıtlı ve
çorak varoluştan filizlenen yegâne hakiki duygudur. Şair, bu "saflık
çiçeğini" solmaması için Melek'e emanet eder.
6. Ağıt
Altıncı Ağıt (Sechste Elegie), külliyatın en kısa ve en sert
ritimli metinlerinden biridir. "Kahraman" imgesi üzerinden doğrudan
eyleme geçen kadersel varoluşu işler.
İncir ağacı (Ficus), özsuyunu doğrudan, gizlice ve
hızla meyveye dönüştürür.
Kahraman da incir ağacı gibidir. O, uzun gençlik
hülyalarına, tereddütlere, lirik zevklere kapılmaz. Büyüme ve olgunlaşma
aşamalarını jet hızıyla geçerek doğrudan eyleme ve kaderine atılır.
Tehlike onun iklimi, düşüşü ise nihai varoluşudur.
Kahramanın ölümü, onun ölümsüz formunun nihai doğumudur.
7. Ağıt
Ağıtlar boyunca sürdürülen yalnızlık, yabancılaşma ve
çaresiz kırılganlık izlekleri, burada varoluşun ve yeryüzünün coşkulu bir
olumlanmasına (kutsanmasına) dönüşür.
Nietzsche: Kaderi ve yeryüzünü, onun tüm yıkıcılığı,
trajedisi ve acısıyla birlikte bencilce, tükenmez bir tutkuyla kabullenir. Onun
olumlamasında yakıcı bir coşku vardır.
Rilke: Rilke’nin kutsaması ise şifa verici bir
sıcaklık, insani bir teslimiyet ve şefkat taşır. En kötü muameleye uğramış,
unutulmuş varlıklara bile bir kurtuluş ve içsel huzur vaat eder.
Şair artık merhamet dilemek için değil; kırılan, açılan,
tazeleyen doğanın coşkusuna ortak olmak için haykırır.
Modern çağda nesneler, mimari ve ritüeller ruhunu
kaybetmekte; teknoloji, soyut sayılar ve formüller materyal dünyayı
yüzeyselleştirmektedir. Katedrallerin, tapınakların ve duanın yerini işlevsel
kof yapılar almaktadır.
Şairin temel misyonu, dışarıda yok olmaya yüz tutmuş bu
somut biçimleri kendi bilincine, kalbine ve ruhuna alarak onları
"görünmezliğe" (Verwandlung) dönüştürmektir. Geçici olan dünya, ancak
insan bilincinin "iç mekânında" (Weltinnenraum) ölümsüzlük kazanır.
İnsanoğlunun içselleştirdiği dünya melekleri dahi hayrete
düşürebilir.
Yeryüzünün varlığı, acısı ve güzelliği o kadar baskındır ki,
şair Melek’in insanüstü baştan çıkarıcılığına karşı yeryüzünü korur.
8. Ağıt
Sekizinci Ağıt, derin bir hüzün ve keder tonuyla insan
bilincinin trajik sınırlarına geri döner. Bu ağıt, Rilke’nin "Kutsal
Açık" (Das Offene) kavramını en net biçimde tanımladığı metindir.
Rilke’nin Duino Şatosu parkındaki bir ağaca yaslanırken
yaşadığı mistik "Deneyim" (Erlebnis), insanın özne-nesne ayrımının
ötesine geçtiği anı simgeler. Ayrıntıların eridiği, bilincin kozmosla
birleştiği bu an, Doğu felsefelerindeki (Samadhi/Yoga) bilincin sınırları aşma
durumuna benzer.
Böcekler, balıklar doğdukları rahimden (hava ve su) hiç
ayrılmamış gibi, kuşatıcı bir emniyet içinde yaşarlar.
Kuşlar yumurtadan (korunaklı evden) çıkışın belirsizliğini
taşır; hem uçmanın özgürlüğüne hem de av olma kaygısına sahiptir.
Yarasa, havaya ait olmadığı halde uçmaya çalışan, akşamın
sessizliğini acemi çırpınışlarıyla bölen trajik bir ikilik simgesidir.
İnsan, kişiliğini (Person) kazanma pahasına hayvanın
yaşadığı ilksel birlikten kopmuştur.
Zihniyle dünyayı kurmaya, anlamlandırmaya ve örmeye çalışır;
ancak kader, dokunan bu ağı sürekli çözer.
İnsanın varoluşsal duruşu, kaçınılmaz bir biçimde sonsuz
tepeden geride bıraktığı evine ıslak gözlerle bakan, sürekli vedalaşan bir
yolcu duruşudur.
Açık (das Offene)
Rilke’nin Açık’ı (das Offene) nesnesiz, sınırsız, insan
bilincinin bölüp parçalamadığı katıksız Varlık düzlemidir.
İnsan, zihni ve bilinci sebebiyle Açık’ın dışındadır (Bakışı
ters çevrilmiştir, nesneleştirir).
Hayvan doğrudan Açık’ın ortasındadır; ölümü ve nesneyi
bilmez, Varlıkla birleşmiştir.
Şiirsel dönüşüm (Verwandlung), nesnesiz aşk, çocukluk, saf
duygu ve ölüm; “açık”a erişim yollarıdır, onu görebileceğimiz varlık
halleridir.
9. Ağıt
Önceki sekiz ağıtta biriken krizlerin, sorgulamaların ve
arayışların nihai bir senteze ulaştığı bölümdür.
Ağıt, insan varoluşunun zorunluluğunu ve anlamını
sorgulayarak başlar. İnsan olmak ne yalnızca kaderden kaçmak ne de bilinçsiz
bir bitki (örneğin efsanedeki defne/Daphne ağacı) gibi yaşamak içindir.
İnsanın değeri, onun kaçınılmaz kırılganlığından ve
geçiciliğinden doğar. Her şey—ve bizler—bu yeryüzünde yalnızca "bir
kez" bulunacağız. Bu "biriciklik", yeryüzünü ve yaşanmışlığı
paha biçilmez kılar.
İnsan, yeryüzüne Yıldızlar katından bir dünya teorisi ya da
tarif edilemez metafizik soyutlamalar getirmek için gönderilmemiştir.
Nesneler, şeyler kurtarılmak için insana güvenirler. İnsan
onları dille adlandırdığında, övdüğünde ve kendi içsel dünyasına (Weltinnenraum)
aldığında, o nesneler geçicilikten kurtulup sonsuz bir varoluş kazanırlar.
Melek’e kavranamaz metafizik sırları anlatmak anlamsızdır;
çünkü Melek o alemin zaten sahibidir. İnsanın Melek’e anlatacağı yegâne şey,
yeryüzünün somut, basit ve çileli güzelliğidir.
Şair, Melek’e bir çömlekçinin veya ip yapıcısının el
emeğini, insanın acıdan süzerek ürettiği sanatı (kemanın yankısını) gösterir.
Şiirsel ruh, modern teknik aklın aksine şekli ve figürü
saygıyla korur. Maddeliği yok etmez; onu insan bilincinin ve kalbinin içinde
ruhsallaştırarak bütüne (Logos/Varlık) iade eder.
İnsan yalnızca dış dünyadaki nesnelere (pınarlara,
yıldızlara, ağaçlara) ihtiyaç duymaz; yeryüzü nesneleri de insan ruhunda
yeniden doğmaya, insan bilincinde kurtarılmaya ihtiyaç duyar.
İnsanın en büyük ahlaki ödevi, geçici ve görünür nesneleri
dille adlandırarak insan bilincinde ölümsüzleştirmektir.
Rilke'nin Tanrısı öte-dünyacı veya yargılayıcı bir kişi
değildir. Tanrı’nın nitelikleri "O’ndan alınarak yaratılışa, aşka ve ölüme
iade edilmiştir." Tanrı, adsız, görünmez ve insanın kendi içsel
derinliğinde gizli olan o "büyüleyici dip"tir.
Melek İmgesinin Ağıtlardaki Evrimi
I. ve II. Ağıt: Korkunç, insana yabancı, tek bir
bakışıyla insan kalbini durdurabilecek kozmik güç.
IV. Ağıt: İnsanın başarısız oyunculuğuna ve
trajedisine yanıt vermeyen, acımasız ve soğuk güç.
V. ve VII. Ağıt: Cambazın katıksız gülümsemesini (Subrisio
Saltet) vazolarda saklayan, insanın Chartres Katedrali gibi anıtsal
başarıları karşısında hayranlıkla hizalanan sırdaş.
IX. Ağıt: Şairin meydan okumadan ama gururla
yeryüzünün basit, yalın zanaatlarını (çömlekçi, ip yapımcısı, ev, çeşme)
gösterdiği ve püskürttüğü muhatap.
Yaşam, ne kadar çileli ve kırılgan olursa olsun mutlak bir
değerdir.
Ölüm, hayatın öteki, görünmeyen, karanlık ama tamamlayıcı
tarafıdır.
Öte-dünyacı cennet hayalleri yerine, bu dünyadaki tekil,
benzersiz varoluşu bütünüyle kucaklamak ve nesneleri adlandırarak onları
kurtarmak şairin ve insanın biricik kutsal ödevidir.
10. Ağıt
Onuncu Ağıt, ölüm ile yaşamın birleştiği, acının ve kederin
kutsandığı bir "kuğu şarkısı" ve efsanevi bir mitologyadır.
Onuncu Ağıt, şairin acıya, kedere ve insan yüreğinin
çilesine saygı duruşuyla başlar.
Teselli Pazarı
Modern insan, ölümden ve varoluşun karanlık ciddiyetinden
korktuğu için kederin üzerini sahte eğlencelerle, gürültüyle ve "ucuz
teselli pazarlarıyla" örter. Şair bu durumu sahte vaatlerin, gürültülü
davulların ve sığ kazanımların hüküm sürdüğü bir "panayır" olarak
niteler.
Bu pazarda din bile bir "reasürans / menkul
kıymet" gibi satılır; sarhoş edici ama içi boş teselliler sunulur. Rilke
bu yapay kent panayırını, Dokuzuncu Ağıt'taki gerçek ve zanaat dolu varoluşun
tam zıddı olan bir "pandamoni" (şeytanlar diyarı) olarak yerer.
Ağıtlar Ülkesi
Teselli pazarının gürültülü sınırlarının hemen arkasında
hakikat başlar. Genç ölü, sahte tesellileri bırakan yaşlı bir kadın figürü olan
"Ağıt" (Klage) tarafından karşılanır ve "Ağıtlar Ülkesi"ne
götürülür.
Ağıtlar Ülkesi ölülerin yeni durumlarına alışmadan önce
oyalandıkları rüya gibi bir "ara âlemdir."
İnsanın yeryüzünde çektiği acılar bu ülkede boşa gitmez;
kayalaşarak dağlara, donarak ışıldayan kristallere dönüşür.
Ağıtlar Ülkesi'nin derinliklerinde, taşlaşmış tüm varoluş
bilmecelerini yüzünde taşıyan devasa bir Sfenks yükselir.
Sfenks: Yaşam ile ölümün, insan ile hayvanın
birleştiği o sonsuz anıttır.
Sfenks'in tacının arkasından havalanan baykuşun sessiz
uçuşu, duyuların artık ayrışmadığı mutlak bir algı bütünlüğünü ifade eder.
Baykuş, Sfenks'in taş yanağını süzerek görünmez hattını "duyar".
İşitme ve görme birleşir; ses, kelime ve imge tek bir özde kaynaşır.
İnsanlar mutluluğu hep "yükselmekte" ararlar; oysa
ölüler bize aşağıya, toprağa doğru düşen şeyleri işaret ederler.
Baharda toprağa düşen fındık püskülleri ve neşeli yağmur
damlaları gibi... Gerçek mutluluk yükselmekte değil; yeryüzüne, karanlık rahme
ve Varlığın bağrına düşmektedir.
Duino Ağıtları’nın imge/tema Tablosu
I. Ağıt: Çaresiz hıçkırık, Melek’in dehşeti ve
nesnesiz aşk.
II. Ağıt: İnsanın geçiciliği, erimesi ve Antik Yunan
ölçüsü.
III. Ağıt: Kanın karanlık mantığı, atasal miras ve
erotik kaos.
IV. Ağıt: İnsanın sahte oyunculuğu ve nesnesiz kukla
kabulü.
V. Ağıt: İnsanın mekanik çabası ve saf duygusal
çiçeklenme. / Cambazlar
VI. Ağıt: Ertelemeden eyleme atılış ve kaderi
kucaklama. / Kahramanın Düşüşü.
VII. Ağıt: Yeryüzünün kutsanması ve görünmezliğe
dönüşüm.
VIII. Ağıt: İnsanın bölünmüş bilinci ve katıksız
Varlık alanı. / Das Offene (Kutsal Açık)
IX. Ağıt: Yeryüzünü adlandırma yemini ve övgü görevi.
X. Ağıt: Acının dönüştürücü gücü ve ölülerin ara
âlemi.
…
Orpheus'a Soneler
Rilke, geleneksel 14 dizelik Sone formunu (iki dörtlük, iki
üçlük) kabul etmekle birlikte, onun ritmik sınırlarını radikal biçimde
genişletmiştir:
Modern çağın hızını (uçak motorunun dairesel dönüşünü,
makinelerin çarklarını veya insanın telaşını) dize kırılmaları ve kısa
ritimlerle şiire yedirir.
Soneler, kozasından çıkıp özgür havada sallanan renkli
kelebeklere benzer. Acılı başkalaşımlardan (Verwandlung) geçen ruh, burada
hafiflemiş, katı maddelliğinden arınmış ve "saf bir forma"
dönüşmüştür.
"Şarkı Söylemek Varoluştur" (Gesang ist
Dasein)
Şarkı söylemek (Gesang), lirik bir süsleme ya da
retorik bir heves değildir. Şarkı, varoluşun kendisidir (Dasein).
İnsanın nefesi bir nesneye, bir arzuya ya da hırsa
yöneldiğinde mülkiyetçi olur. Oysa Orpheus’un şarkısı, hiçbir şeyi mülk edinmek
istemeyen, yalnızca var olanı olduğu gibi olumlayan "saf bir
nefestir" (Ein Hauch um nichts).
Orpheus hem bu dünyaya hem de Yeraltı Dünyasına (Hades)
aittir. O, yaşam ile ölümü birleştiren "Çift Alem"in (Doppelbereich)
şarkıcısıdır. Şarkı söylediğinde tarlalar yeşerir, vahşi hayvanlar ehlileşir ve
çelişkiler daha yüksek bir yapıda uzlaşır.
Rilke’nin Orpheus’unda sanatsal ilke insanın içindeki
yaratıcı, dönüştürücü ve birleştirici tinsel ruhtur.
Dante'ye cehennemden cennete geçerken rehberlik eden
Vergilius gibi, Orpheus da modern şaire bu dünyanın karmaşası (bankalar,
makineler, cinayetler, krizler) içinde rehberlik eder.
Birinci Bölüm
Orpheus, lirinin sesiyle doğanın sesini dinlemeyi öğretir.
Hayvanlar kendi vahşi çığlıklarını unutup dinlemeye başlarlar. Orpheus’un
şarkısı lirik bir süsleme değil, kulakta yükselen devasa bir varoluş ağacıdır.
Müzik, dinleyiciye kendi iç dünyasını (Weltinnenraum) inşa
etmesi için en saf alanı bırakır.
Rilke, 19 yaşında ölen Vera'nın şahsında ölümü trajik bir
yok oluş olarak değil, "kendine dayalı, uyanmak istemeyen, bitki benzeri
bir rüya uykusu" olarak kurgular.
Kız, şiirin içinde Orpheus'un şarkısıyla dünya ile
bütünleşir. Onun ölümü, dünyayı şaire ve okuyucuya yeniden icat ettiren tinsel
bir eşiktir.
III. Sone: Şarkı söylemek gençlik arzularının, arzunun ya da
acının dile gelmesi değildir; "Şarkı söylemek varoluştur" (Gesang ist
Dasein).
V. Sone: Tanrı bir anıt taşla tutulamaz. O "gelir ve
gider." Bir gülün kokusunda kendini hissettirir, sonra derinliğe gömülür.
VI. Sone: Orpheus, yaşam ile ölümün sınırlarını ortadan
kaldırır. Ölümü yaşamın bir parçası olarak kabul eden, ölülerin mezarlarına
bıraktığı yüzüklere, tokalara saygı duyan kişi yaşamı bütünüyle kavrar.
VII. Sone: Şairin ve Orpheus’un yegâne görevi
"övmek"tir. O, yıkımın, mezarların ve karanlık kaderin ortasından
geçerek yaşamın şarabını süzen bir üzüm cenderesidir.
VIII. Sone: Dini binaların ve sunakların kapısında duran
Ağıt Perisi, kardeşlerin en küçüğüdür (duyguların en sonuncusudur). O,
gözyaşlarını saflaştırarak övgüye ve sevince dönüştürür.
XI. - XII. Soneler: Gökyüzündeki "Binici" (Reiter)
takımyıldızı gibi; insan gözü yıldızları birleştirip bir figür görür. Kök bağ
aldatıcı olsa da bir süreliğine buna inanmak insan yaşamını zenginleştirir.
Rilke (Nietzscheci bir çizgiyle) yaşamı yücelten, ona değer katan "güzel
görünümün" (der schöne Schein) ve içgüdüsel inancın değerini olumlar.
XIII. - XV. Soneler: Rilke dilin duyusal gücünü meyveler
(bektaşi üzümü, elma, portakal) üzerinden somutlaştırır. Meyvenin tadı, güneşi
ve toprağı ruhun içine çeken mistik bir tatta nesnelleşir. Valais’deki kır
dansında kızların neşesi ile portakalın atmosferi birleşir.
XX. Sone: Rilke, 1899 Rusya gezisinde gördüğü serbestçe
koşan beyaz atı 23 yıl sonra hatırlayarak Orpheus’un özgür, şarkıyla uyanan
doğasına bağlar.
XVIII., XXII., XXIII. Soneler: Makine ve uçak, insanı
zayıflatan, yaşamın niteliğini niceliğe dönüştürmeye çalışan devasa bir
tehdittir. Ancak insan ona köle olmak yerine, onu hedeflerine hizmet eden
itaatkar bir araç yapmalıdır. Uçuş, ruhun daha saf alanlara yükselmesinin bir
simgesi olmalıdır.
XXIV. Sone: Eski Olimpos görkemi gitmiş yerini; ısıtma
kazanlarında yanan ateşler ve eter dalgaları almıştır.
Rilke, kıvrımlı, organik ve kendi içine dönen süslemeyi
(Barok/Gotik kıvrımları) özgür ve uyumlu bir ruhun ifadesi olarak görür. Modern
dünya ise mekanı ve çeliği "düz çizgilere", hedefsiz bir hıza ve
makineleşmeye (Hephaistos’un bilmediği çelik formlara) zorlamaktadır. Kıvrım
geçmişi ve geleceği kucaklarken, düz çizgi insanı mezara koşturan kestirmedir.
XXV. Sone: Sonenin odağında, dansın estetiğini bedeniyle
sergileyen ancak genç yaşta amansız bir hastalığa yakalanan Wera vardır.
Dansın imkânsızlaştığı noktada, ifade edilemeyen o gizli
trajedi doğrudan müziğe ve şiire düşer. Dansçı, hareketini şarkıya dönüştürerek
varoluşu kutsar.
İkinci Bölüm
I. Sone: Nefes almak, insanın kozmosla yaptığı en dolaysız
"mekân hesaplaşmasıdır". Havayı içeri çekip geri vermek, dalganın
denize katılıp ayrılması gibidir. Nefes, yaşamı sürdürmekle kalmaz, insan
ruhundaki en gizli duyguları dille şekillendirerek şarkıya ve şiire dönüştürür.
II, III. Soneler: Aynalar, mekânın ve zamanın dondurulduğu,
nesnelerin boşluğa düştüğü büyülü geçitlerdir. Yüzüne bakan kızların
gülümsemesini emen, ancak zamanın akışına direnen ayna, zamanın içinde bir
mekân oluşturur. Şair, aynada kendi güzelliğine hayran olan Narkissos'un bile,
bencillikten uzak saf bir büyülenme yaşadığında ölümsüzleşebileceğini ima eder.
IV. Sone: Rilke'nin Paris'teki La Dame à la Licorne duvar
halılarından ilhamla yazdığı bu senede, insanın inancı vasıtasıyla varlık
kazanan Tek Boynuzlu At anlatılır. Zihinsel/mitolojik bir yaratım olan bu imge,
saf inancın ve bakire saflığının aynasında somutlaşır.
V., VI. Sone: Anemon: Gün boyu ışığa susamış bir biçimde
kadehini açan ve gece olduğunda kapatamayacak kadar ışıkla dolup taşan anemon
çiçeği, insanın Açık olana (das Offene) duyduğu sonsuz arzunun simgesidir.
Gül: Tek yaprağıyla bile bir örtü kullanmayan, kendi
içindeki binlerce yaprağıyla varlığının zenginliğini sunan gül; dilin
adlandıramayacağı nihai güzelliktir.
VII. Sone: Çiçeklerle genç kızlar arasındaki görünmez bağ,
ancak Orpheus'un müziği mevcut olduğunda gerçek anlamını bulur.
VIII. Sone: Çocukluk, yetişkinlerin kurallarını bilmediği
bir oyundur. Erken yaşta ölen çocuk (Egon Rilke anısı), elini havada süzülen
bir topa doğru uzatırken donup kalmış o saf bakışıyla evrensel bir masumiyeti
simgeler.
IX. Sone: Modern mahkemelerin ve darağaçlarının "kuru
yasaları", insanın trajik suçluluğunu iyileştiremez. Şair, katı ahlak
kurallarının yerine Tanrısal merhameti ve kalbin duyarlılığını koyar.
X. Sone: Makine her yeri kaplayıp zanaatın sıcaklığını yok
etse de, dünya hâlâ gizemle doludur. Orpheus'un şarkısı, tıpkı tapınakları
yükselten antik taşlar gibi, makineleşmiş çağın ortasında yeni bir tinsel
sığınak inşa eder.
XI., XII. Soneler: Yaratılmış her şey dönüştüğü sürece
canlıdır. Taşlaşan, durgunlaşan ve değişime direnen her şey yok olmaya
mahkûmdur.
Değişimi neşeyle arzulayan ruh, alevlere doğru uçan kelebeğe
benzer. Şair, dönüştürücü ateşin içinden geçerek yeni bir varoluş kazanmayı
öğütler.
XIII. Sone: Rilke’nin bu döngüdeki en temel felsefi
düsturlarından biridir: Eurydike gibi kendi içine dalmış, ölüme karşı üstün ve
ölümle yaşamı tek bir "Çift Âlem" (Doppelbereich) olarak kabul
eden insan; her vedayı, her kaybı yaşamının yeniden tanımlanmasına dahil eder. "Ölüme
atlayarak şarkı söylemek" ancak bu bilinçle mümkündür.
XIV. Sone: Şair, bilincin ve sorumluluğun getirdiği ağır
yükten kaçarak doğanın, toprağın ve bitkilerin o katıksız, gürültüsüz huzuruna
sığınma arzusunu dile getirir. Bu, insanın bilincin geriliminden kurtulup
"All-Anne"nin (Doğa/Toprak) koynunda eritilmesi rüyasıdır.
XV. Sone: Eskilikten kararmış mermer bir maskeden akan
berrak kuyu suyu, yeryüzünün kendi kendisiyle konuşmasıdır (dünyanın kulağı).
Testiyi kuyuya daldırmak, bu sonsuz ve kadim konuşmayı kısa bir süreliğine
kesip yeryüzünün sesini insani bir kapta toplamaktır.
XVI. Sone: İnsanın "akıllı ve parçalayıcı" zihni
derinliklerde yalnızca karanlığı görür. Oysa Orpheus (Tanrı), parçalanarak tüm
dünyaya dağılmış ve bu dağılıştan tatmin olmuştur. Karışıklığımızı ve
gürültümüzü uyuma dönüştüren O’dur. Sesle dolu dünyada kaybolmak istemeyen
kuzu, boynundaki zille sakinliği arar.
XVII. Sone: İnsanın çekildiği keder ve acı, toprağa gömülen
bir tohum gibidir. Bu kederden, düşmanların ve kıskançlığın dokunamayacağı,
şifa veren meyvelerle dolu tinsel bir "bahçe" yükselir.
XVIII. Sone: Rilke, Beşinci Ağıt’taki "akrobatların
hareket ağacı" imgesini Antik Yunan vazolarındaki dansçı figürüne taşır.
Dansçının ilk narin adımları (bahar), fırtınalı dönüşü (yaz) ve duraklaması
(sonbahar) vazonun pişmiş toprağında ölümsüzleşir. Kesintisiz hareket,
dondurulmuş bir sanata dönüşür.
XIX. Sone: Malte Laurids Brigge’deki imgeleri çağıran
bu sonede, paranın hızla dolaştığı devasa bir bankanın önünde elini açan kör
bir adam durur. Şair artık bu sefalete acımak ya da yargılamak yerine, onu
evrensel ve metafizik bir dokunun (Teppich) zorunlu bir ipliği olarak
kabul eder.
XX. Sone: İnsanlar arasındaki mesafe gövdelerin mesafesinden
çok daha uzaktır; yanlış anlamalar ve şüpheler bizi ayırır. Kader,
kavrayamayacağımız boyutları ölçer. Kasedeki sessiz balıklar gibi dünya bize
bilmeceler sunar; ancak Orpheus’un şarkısı bu sessizliğe anlam verir.
XXI. Sone: Şair, görmediğimiz ama inandığımız o muazzam ve
lezzetli şeyleri hayal gücüyle çağırarak yeryüzünü kutsar.
XXII. Sone: Karnak’taki devasa sütunlar veya kent kuleleri,
insanın yeryüzündeki var olma iradesini simgeler. Makine ve teknoloji bu gücü
harcasa da, insanın ruhsal izleri bir düşünce kadar görünmez ve kalıcıdır.
XXIII. Sone: Rilke’nin en sarsıcı varoluşçu paradokslarından
biridir:
"Senden mahrum kalan ve elinden alınamayan şey, tam
özgürlüğe kavuştuğun şeydir."
Yerine getirilmeyen arzular, gerçekleşmeyen hayaller
kısıtlanamaz; şair onları zihninde özgürce biçimlendirebilir. Çürüyen nesneleri
ayakta tutan çelik kelepçeler gibi insan da kırılganlığıyla bütünü över.
XXIV. Sone: İnsanlık nesiller boyu toprak kulübelerden büyük
deniz kentlerine ulaşmıştır. Tanrılar değişse de Orpheus yaprakların
hışırtısında ve kuşların çığlığında yaşamaya devam eder.
XXV. Sone: Çiçek isimleri geçmeden, toprağın taze kokusu,
bahçe işlerinin ilk sesleri ve havanın yumuşaması üzerinden baharın gelişi
müjdelenir.
XXVI. Sone: Kuşların çığlığı doğayla uyumluyken, çocukların
gürültülü çığlıkları havayı anlamsızca yırtar. Modern insanın telaşı da
böyledir. Maenadlar (Çılgın Bacchus kadınları) Orpheus’u parçaladığında bile
onun başı ve liri denizde Midilli adasına süzülmüş ve şarkı susmamıştır. Şair,
çağın gürültüsüne karşı Orfik sesi korumalıdır.
XXVII. Sone: Zaman insanı yok eden bir ejderha değildir;
kale yüzyıllardır kayada durur, insan kalbi ise çocukluğun lekesiz gücünü
koruyarak zamana meydan okur. Faniliğe karşı yapılan asil eylemler tanrıların
hayranlığını kazanır.
XXVIII. Sone: Wera’nın dansı yalnızca ritmik bir beden
hareketi değil, kürelerin müziğine ve evrensel matematiğe dayanan tinsel bir
düzendir. Orpheus şarkı söylediğinde nasıl ki taşlar bir araya gelip asil
sütunları oluşturduysa, Wera’nın dansı da sesi, taşı ve biçimi tek bir özde
birleştirir. Sanatçı (elçi) yok olsa da, gerçekleştirdiği bu ilahi düzen (Logos)
baki kalır.
XXIX. Sone: Külliyatın kapanışını yapan bu sonede Orpheus’un
adı geçmez; hitap, acı çeken, yalnız kalan ve kederin karanlığına gömülmüş "Sessiz
Dost"a (Wera'nın arkadaşına, şairin kendisine ve okuyucuya) yöneliktir.
Şair, insanı kaderin ve gecenin (Aşırılık Gecesi)
karşısına bir nesne olarak değil, etken bir güç olarak diker:
İntikama, acıya ve felakete boyun eğme! "İçmek sana
acı geliyorsa şarap ol!" Veren, dönüştüren ve ateşleyen sen ol.
İnsan pasif bir kurban değil; kaderi şekillendiren
eyleyicidir.
Şiir ve tüm külliyat, varoluşun iki kutbunu (akışkanlık ve
sarsılmaz varlık) selamlayan o görkemli antla kapanır:
"Sessiz dünyaya de ki: Ben akıyorum. (Ich rinne)
Hızlı suya de ki: Ben varım!" (Ich bin)
…
Duino Ağıtları, insanın yalnızlığını, doğadan
kopuşunu, Melek karşısındaki çaresizliğini ve ölüm krizini teşhis etmiş;
kurtuluşu yeryüzü nesnelerini dille adlandırarak "görünmezliğe
dönüştürmekte" (Verwandlung) bulmuştur.
Orpheus'a Soneler ise bu içselleşmiş ve görünmez
kılınmış dünyayı katıksız bir Orfik Övgü (Rühmung) ve Sevinç Şarkısı (Gesang
ist Dasein) ile donatmıştır.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder