Beda
Allemann - Geç Dönem Rilke'de Zaman ve Figür, Şiir
Kuramına Bir Katkı -
Notlar
Zeit und Figur beim späten Rilke. Ein Beitrag zur Poetik des
modernen Gedichtes, Günther Neske, Pfullingen, 1961
Giriş
Rilke'nin şiirinde zaman ve figür birbirini tanımlayan iki
ana kutuptur.
Kitabın ana amacı, Rilke'nin geç dönem eserlerinde ilk
bakışta statik görünen "figür" (Figur) kavramı ile dinamik bir
süreç olan "zaman" (Zeit) kavramı arasındaki diyalektik ve
kutupsal ilişkiyi ortaya koymaktır.
Rilke’nin Dokuzuncu Ağıt’ta ortaya koyduğu "ev,
köprü, çeşme, kapı" gibi gündelik ve basit nesneleri dönüştürme görevi,
sıradan bir tanımlamanın ötesindedir.
İnsan önceden kaderin pasif bir nesnesiyken ve nesneler
kaderi belirleyip renklendirirken; "bilinen figür" sayesinde insan
nesneleri zikrederek/şiirleştirerek kaderi bizzat tayin eden konuma yükselir.
Kendi başına dağınık ve kaotik olan bireysel deneyim, gece
gökyüzüne yansıtılan bir takımyıldız (yıldız figürü) gibi "bilinen
figür"ün düzenleyici gücüyle anlam ve bütünlük kazanır.
“Figür", dağınık kişisel deneyimleri bağlayıcı bir
boyuta taşıyan ve şeylerin dönüştürülerek kader haline getirilmesini sağlayan
temel bir şiirsel kavramdır.
Orpheus’a Soneler (I, XII): "Bizi birbirimize
bağlayacak olan Ruh’a selam olsun; / çünkü gerçekten karakterlerin [figürlerin]
içinde yaşıyoruz." dizesi, gerçek varoluşun ancak bağlayıcı bir ruh
tarafından biçimlendirilen "figürler" içinde mümkün olduğunu
gösterir.
Şarkı Söylemek Varoluştur (Gesang ist Dasein):
Sanat eserinde biçim kazanan bu düzenleme, anlık bir arzu ya da çaba değil, var
olmanın ta kendisidir.
Şair saatlerin taklitçi ve küçük adımlarıyla akıp giden
nicel (kronolojik) zaman ile figürün yarattığı nitel, geniş ve "saf
gerilim" alanı olan "gerçek gün" arasındaki karşıtlığa dikkat
çeker. Figür, insanı kronometrik zamanın dar hapishanesinden kurtarır.
Yeni Şiirler veya Malte Laurids Brigge'nin Notları gibi orta
dönem eserlerinde "figür", Plastik Sanatlar'ın (Rodin etkisiyle)
etkisi altında nesnel, statik bir heykel ya da resimsel biçim olarak
belirirken; geç dönemde zamansal gerilimler barındıran dinamik bir kavrama
dönüşür.
Rilke’nin mekan/uzay tecrübesi (akustik mekan, içsel dünya
mekanı - Weltinnenraum), zamansallık temasını doğurur. Şiirsel mekan,
kutupları ve gerilimleri olan bir "saf gerilim" (reiner Spannung)
alanıdır.
Kitabın Metodolojik Haritası
Giriş: Zaman algısını Rilke’nin uzay/mekan
tecrübesinden türetmek.
Kavramsal Evrim: Middle-Rilke dönemindeki
"plastik heykel/resim" anlamındaki figürden, geç dönemdeki
"yıldız takımyıldızı / zamansal gerilim" anlamındaki figüre geçiş.
Kader ve Yaşam-Ölüm Dengesi: Zamansal olarak
yorumlanan figürün, yaşam ile ölümün kesintisiz bütünlüğünde (Doppelleben)
nasıl bir denge kurduğunu ortaya koymak.
Modern Poetikaya Katkı: Figürün yalnızca tematik bir
motif değil, şiirin yapısını ve metaforik özünü belirleyen ana üslup ilkesi
olduğunu kanıtlamak.
Rilke poetikasının temel taşıyıcıları
Boş Sahne ve Bekleyiş: Açılmamış imkanların ve
zamansal gerilimin mekânı.
Çocukluk: Zamanın henüz parçalanmadığı, kesintisiz
varoluş alanı.
Ayna ve Pencere: İç ile dışın, görünen ile
görünmeyenin, zamansal ile zamansızın kesiştiği şiirsel eşikler.
Müzik ("Güçlerin Müziği"): Akışkan
zamansallığı durağan biçimle birleştiren en saf şiirsel katalizör.
Uzay ve Zaman
Dünyanın iç dünyasının
zamansal yapısı
Malte Laurids Brigge'nin Notları’ndaki gazete
satıcısı benzetmesinden hareketle Rilke, saatin ibresinden (Zeiger)
ibrenin gölgesine ve nihayet zamanın kendisine ulaşan bir basamaklandırma
kurar. İbre, ölçülebilir ve sorunsuz zamanı temsil ederken; gölge ve zamanın
kendisi biçimsiz, kavranması imkânsız ve ancak "içsel bir çabayla"
yaratılması/başarılması gereken gizli alanı simgeler.
Petersburg’daki memur Nikolaj Kuzmitsch’in ömrünü saniyelere
bölerek zaman bankası hayali kurması ve ardından zamanın önlenemez akışı
karşısında dehşete düşüp yatağa kapanması, kronometrik zamanı nesnelleştirme
çabasının başarısızlığını gösterir. Bu dehşetten kurtuluş, yalnızca ölçülemez
ritmi ve "kapanış gücü" olan şiir ve kafiye ile mümkündür.
Yedinci Ağıt’taki "Dünya içeriden başka
hiçbir yerde olmayacak" anlayışı uyarınca dış dünya yok olmaz; aksine
özne ile nesne, iç ile dış arasındaki sınır eritilerek içeriye emilir ve
dönüştürülür (Verwandlung).
Dünyanın iç mekânı sabit bir koordinat sistemi değildir.
Kuşların uçuşu, ağacın büyümesi veya çeşmenin su fışkırtması gibi dış unsurlar,
şairin içsel hareketiyle birleşir. Şair, nesnelere dışarıdan bakan sabit bir
gözlemci değil, nesnelerin hareketine kendi iç dünyasında katılan kişidir.
Rilke için manzara ve mekân ancak bir "geçiş" (Durchgehen)
halinde deneyimlenir. Bu nedenle insan ile dünya arasındaki en yoğun karşılaşma
biçimi vedadır.
Anma/Hatırlama (Erinnerung): Dünyanın iç
mekânı kendiliğinden var olan nötr bir uzay değildir; ancak veda edilmiş ve
uzun süredir yaşanmış şeylerin hafızada çağrılmasıyla (Zikretmek/Anmak)
görünür kılınır.
Déjà vu ve Duino Deneyimi (1912–1915): Rilke’nin
Duino ve Capri’deki doğayla mistik bütünleşme deneyimleri (Erlebnis),
tekil bir anın ötesinde, geçmişten ve çocukluktan gelen anı zincirlerinin
tetiklenmesiyle lirik bir derinlik kazanır.
Şiirsel zaman, kronometrenin küçük adımlarını aşar.
Atina’nın günü veya eski Mısır tanrıları bugünün insanında yaşamaya devam eder;
yaşam ile ölüm, geçmiş ile gelecek tek bir kesintisiz zaman ve varoluş alanında
birleşir.
Geçicilik ve yerine getirilmiş zaman
Rilke’nin zaman anlayışındaki ikilik:
- Olumsuz
Zaman: Şeyleri yok eden, saniyeleri eriten ve insanı felce uğratan
yüzeysel/zayıf geçicilik.
- Pozitif
(Yüksek) Zaman: Geçmişin ve geleceğin şimdide toplandığı, Dokuzuncu
Ağıt’taki "Gönlümde gereksiz bir varoluş doğuyor"
dizesiyle ifade edilen zamanın doluluğu.
Rilke, geçicilik krizinden soyut bir
"zamansızlığa" (Zeitlosigkeit) veya kaçışa sığınmaz. Aksine, "değişimin
dişlerinde durarak" ve en geçici olana doğru cesaretle ilerleyerek
geçiciliği kendi içinden dönüştürür.
Dünyanın iç mekânı sınırsız bir akış ve erozyon tehdidi
sunarken, bu sınırsızlık "hareket disiplini" ve biçimlendirme gücüyle
yanıtlanır: Figür (Figur). Figür, zamansal akışı yok etmeden onu kendi
içine alan, şiirsel olarak zenginleştiren ve yok olma tehdidine karşı şiirin
verdiği en olgun yanıttır.
Figür
Figürün plastik duygusu
Statik /
Plastik Figür (L'Ange du Meridien)
Chartres Katedrali'ndeki güneş saati meleği heykeli
üzerinden işlenir. İlk bakışta somut, heykelsi ve durağan bir sanat nesnesidir.
Ancak buradaki melek, insanın akıp giden banal/günlük zamanı ile evrensel,
bütünsel ve yetkin "yüksek zaman"ın (döngüsel zamanın) kesişim
noktasında durur.
Soyut / Yaşantısal Figür (Çocukluk / Kindheit)
Heykelsi anlamını yitirir; karşılaşmaların, varoluşsal
bağların ve yoğun ilişkilerin bir "şiirsel kısaltması" haline gelir.
Çocukluk, insanın nesnelerle ve hayvanlarla bir bütün olarak yaşadığı,
"açık alana" dâhil olduğu ayrıcalıklı bir evredir. Bu figüre ancak
şiirsel bir çaba ve hatırlama (hafıza) yoluyla yeniden ulaşılabilir.
Sıradan insan bilinci zamanı parçalanmış saatler olarak
yaşarken, figürün bulunduğu yerde zamanın tüm boyutları bir araya gelir
(eşzamanlılık ve zamanın doluluğu).
Güneş saati, mekanik saati göstermekten ziyade "doyuma
ulaşmış yüksek zamanı" gizler. Sanat eseri veya figür, zaman akışında bir
"duraklama" veya "boşluk" yaratarak sıradan süreci bir varoluş
olayına dönüştürür.
Hareketler
Rilke, Auguste Rodin'in heykellerini incelerken doğada ve
sanatta mutlak bir "durgunluk" olmadığını fark eder. Heykelin taş
yüzeyindeki ışık-gölge oyunları, çizgilerin kıvrımları ve jestler kesintisiz
bir dinamizm barındırır.
Doğadaki Hareketler: Çeşmenin su püskürtüp tekrar
kendi içine dökülmesi, fırlatılan bir topun dairesel kavisleri veya ağacın
büyüme dinamiği gibi kapalı devre hareketler, figürün özünü oluşturur.
Kendi İçine Dönen Hareket: Sanat yapıtındaki hareket
dışarıya sızıp kaybolmaz; sınırları belli bir daire çizerek kendi içine döner.
Bir heykeli (örneğin Tanagra heykeltıraşlığını) izlemek, izleyicinin
kendi varoluşuna temas eder ve onda bir dönüşüm çağrısı uyandırır
("Hayatını değiştirmelisin").
Figür, yalnızca dış dünyadaki bir nesnenin tasviri değildir.
Dışarıdaki ham, düzensiz ve parçalı süreçlerin, şairin iç dünyasında
dönüştürülmesiyle (Weltinnenraum / Dünyanın İç Mekânı) elde edilir:
Figür, şairin yaratıcı başarısı (performans) ile doğadan
gelen sembolik hareketlerin birleştiği noktada doğar.
Bu sayede geçici olan "süreç", kalıcı ve eşzamanlı
bir "varlığa" dönüşür.
Geç dönem eserlerindeki
plastik figür
Rainer Maria Rilke'nin geç dönem şiir estetiğinde "plastik
figür" (taş heykel/kabartma) ve bu figürün geçirdiği evrim, şairin
varoluş, zaman ve mekân anlayışının merkezinde yer alır.
Rilke’nin 1920’de "dikte altında" ve bir
"kopyacı/araç" gibi yazdığı Kont C. W. şiirleri, üslup açısından daha
naif ve dolaysız görünse de şairin kişisel deneyimlerinin ve ana temalarının en
doğrudan dışavurumudur.
Karnak Gece Ziyareti (Mısır Kabartmaları): Karnak
pilonlarındaki krallara kurban/haraç sunan kabartmalar, Rilke için salt bir
antik dini tören değil, "ölçülemez olanın ölçüye girmesi"dir. Bu
durum, şiirsel dönüşümün tam bir metaforudur.
Tanrı-Kral ve Melek: Sonsuzca kabul eden Tanrı-Kral,
Rilke’nin Duino Ağıtları’ndaki "Melek" figürüyle işlevsel bir
akrabalık kurar. O, sıradan zamanın (çalışma haftalarının) akışını durduran bir
"Pazar" (yüksek/doyuma ulaşmış zaman) yaratır.
Rilke’nin plastik figür anlayışında heykellerin ve
kabartmaların en belirgin özelliği onların "içi boş/girintili"
(muldige) yapısıdır.
Ange du Meridien (Chartres) ve Karnak Kabartmaları:
Tıpkı Chartres Meleği'nin güneş saatinin gündüzü toplaması gibi, Karnak’ın oyuk
kabartmaları da geceleyin "saf ay ışığını" toplar.
Kap ve Sürahi Metaforu (Tears Kavanozu & Bereket):
Figürün içi boş doğası, zamanla bir "kapa" (sürahiye) dönüşür.
Sürahi, sadece kilden yapılma bir kullanım nesnesi değil; kozmik yağışın,
gözyaşının, duyguların ve özlemlerin biriktiği, uzamı çevreleyen bir oyuktur.
Perdeden Yapılmış Sürahi (Lir Şiirleri): Nesnenin
katılaşıp donmasını engellemek için biçim, "nefes" ile
"taş/beden" arasında süzülen saydam bir perde gibidir. Figür, katı
bir madde değil; geçici olanın biçim kazanmış halidir.
Top atma ve dans figürü
Rilke’de heykel algısı, zamanla katı bir nesne olmaktan çıkıp
kesintisiz bir harekete dönüşür. Bunun en belirgin örneği 1907 tarihli Top
(Das Ball) şiiri ve daha sonraki Ragaz Mezar Yazıtları’dır.
Topun fırlatılmasıyla havada çizdiği kavis (parabol),
nesnenin kendisinden daha önemlidir. Figür, artık topun kendisi değil, topun
tanımladığı saf hareket çizgisidir.
Topun fırlatıldığı noktadaki zirve (doruk noktası), geçmiş
ile geleceğin, fırlatış ile düşüşün, yükselme ile inmenin bir anlığına askıda
kaldığı "yeni bir yer" (tamamlanmış zaman-mekân) sunar.
Fırlatılan top, hareketin momentumunu kendi içine toplar ve
geri döndüğünde fırlatanın elini tamamen "kendi içsel ağırlığıyla"
doldurur.
Tüm bu kuvvet çizgileri, kabartmaların oyukları ve topun
kavisleri, merkezdeki görünmez bir "boşluğa" (içsel ağırlık
merkezine) işaret eder. Şiirsel figür, bu boşluğu görünür ve hissedilir kılma
çabasıdır.
Rilke’nin geç dönemindeki plastik figür; maddeleşmiş bir
heykel olmaktan çıkıp, kozmik enerjilerin toplandığı bir "kap",
yükseliş ve düşüşün kesiştiği bir "an" ve saf hareketin biçim
kazandığı varoluşsal bir "dünyanın iç mekânı" (Weltinnenraum) haline
gelir.
Topsuz ve güvercin inişsiz top oyunu
Tekil bir atış ve düşüşten ibaret olan top hareketi, çeşmede
eşzamanlı bir bütünlüğe ulaşır. Çeşme, aynı anda hem yükselen hem de kendi
içine düşen bir sudur. Rilke için çeşme, görünmez ve topsuz bir top oyunudur;
geçiciliğin ortasında duran değişmez bir kalıcılık (süreklilik) figürüdür.
Ağaç statik bir nesne değil; köklerden gövdeye yükselen ve
dallardan yapraklara inen bir hareket döngüsüdür. Benzer şekilde, güvercinin
uçuşu ve çeşmenin yuvarlak kenarına "inişi" (Einkehr / varış),
kaçış ile dinginliğin evliliğidir. Güvercinin inişi, yükselişin ve katedilen
alanın kargaşasını sakin bir kökene/durağanlığa dönüştürür.
Takımyıldızı
Takımyıldız, gökyüzünün ebedi ve değişmez bir haritası
değil; içsel alan ile dışsal uzay arasındaki gerilimden doğan anlık bir
görünüm/kader fikridir.
Yıldızlar arasındaki engin mesafe ile insanın kalbi/duygusu
arasındaki bağ, Rilke’nin "dünya-iç-uzayı" (Weltinnenraum)
anlayışını biçimlendirir. Oyuncak bebek ile çocuk arasındaki mesafe ne ise,
şair ile takımyıldız arasındaki mesafe de odur; bu mesafe duyguların alanını
genişletir.
Süvari (Der Reiter) takımyıldızında olduğu
gibi, yıldızların kurduğu bağ bir yanılsama veya aldatıcı bir yapı olabilir.
Ancak önemli olan, şairin veya insanın "bir süreliğine bu figüre
inanmasıdır". Figür, sonsuz bir kalıcılık sunduğu için değil, varlığın
özünü (av ile evcilleştirmeyi, yol ile dönüşü) bir anlık saf gerilimde
topladığı için gerçeklik kazanır.
Düşen bir meteor veya kayan bir
yıldız, Tanrı’nın ya da "sonsuz oyuncunun" fırlattığı kader topudur.
Tıpkı düşen yıldız veya çeşmenin suyu gibi, Rilke'deki
nesne/şey (Ding) figüre dönüştüğünde, yerçekimiyle yalnızca uçuşun
toplamını —yani varışını (Ankunft)— yüklenir.
Rilke’de figür olgusu; yükseliş ile inişin, geçicilik ile
sürekliliğin, yakınlık ile en uzak mesafenin birbiri içinde ertelendiği ve
dengelendiği bir "saf gerilim" alanıdır.
Şekil ve Hayvan
Sekizinci Ağıt'ta tasvir edilen hayvan, insan gibi
"karşıt" (zıt) konumda değil, "açık" olanın içindedir.
Heykellerin altındaki "kafa karışıklığı dünyasını"
oluşturan figürler ve hayvanlar, çılgınca seğiren akrobatlar gibidir. Ancak
onların bu sarsıntılı ve tehlikeli hareketleri, üstlerindeki heykelleri dengede
tutar. Burada figür, mutlak sessizlik ile hareket arasındaki anlaşmanın
metaforudur.
Saltimbanque’lar (Beşinci Ağıt)
Yorulmak bilmez atlayışlarıyla akrobatlar ve hayvanlar,
"saf olanın boşluğa dönüştüğü" o anlatılamaz geçişi ve dayanıklılık
ilkesini doğrudan hareketin kendisinden keşfederler.
Jardin des Plantes'teki panter örneğinde olduğu gibi,
hayvanların kesintisiz hareketi de bir kararsızlık değil, aksine konsollardaki
figürler gibi yüksek düzeyde bir dengeyi sürdürme çabasıdır.
Rilke, insan varoluşunun figürünü iki aşırı uç (kutup)
arasında konumlandırır:
Alt Kutup (Biyolojik Kökler): İnsan varoluşu, Üçüncü
Ağıt'ta belirtildiği gibi kökensel akıntılardan, kalıplara dolanmış hayvan
benzeri avcı formlardan ve karanlık biyolojik dürtülerden beslenir.
Üst Kutup (Yıldızlar / Kader): İnsan varoluşunun
gerçek kader figürü gökyüzünde, yani takımyıldızlardadır (Konstellation).
Eski halkların takımyıldızlara
hayvan adları vermesi gibi, Rilke’de de hayvan ve yıldız birbirine aittir.
Orpheus'a Soneler’deki At ve Binici takımyıldızı bunun en somut
örneğidir: At avlayan/dürtüsel hayvanı, binici ise insanı/terbiyeciyi simgeler.
Şekil ve dünya iç mekanı
Sekizinci Ağıt bağlamında figür, insanın uzay ve
zaman içindeki konumunu ve "dünyanın iç mekanı" (Weltinnenraum)
ile olan ilişkisini belirleyen bir sınırdır:
Sivrisinek gibi alt düzey canlılar her zaman doğdukları
"rahim"de (iç mekanda) kalırken; insan, hafızası ve zamansallığı
nedeniyle kökeninden uzaklaşmış, nesnelerin ve dünyanın "içinde"
değil, "önünde" bir seyirciye dönüşmüştür. Rilke buna "karşı
karşıya/zıt olmak" (kader) der.
ahit figürü veya takımyıldızlar, içerisi ile dışarısı
arasındaki belirsizliği kaplayan bir "kapak" veya "en dış
sınır" işlevi görür. En içteki ile en dıştaki arasındaki bu geniş kapsamlı
hareket, uzaydaki engelleri unutup "yukarıya doğru düşmeyi" (yükseliş
ve düşüşün birleşmesini) mümkün kılar.
Nesne ve şekil: şal
Rilke’nin geç dönem "Şal" (Schawl)
şiirleri, nesne (Ding) anlayışının "Figür"e evrilmesindeki en
somut merhaledir:
Şal artık statik bir kumaş veya "şey" değil;
deseni, ortasındaki "sessiz ve adlandırılamayan boş merkez" etrafında
dönen bir hareket ve sarılma figürüdür.
Şalın ortasındaki adlandırılamayan boşluk, Eros
şiirindeki "karanlık orta" gibidir. İsimlerin boşa harcandığı, tek
bir adla tanımlanamayan bu boş alan; adımlarımızın kader modelini ve saf
ilişkilerin kurulduğu "artan mekanı" yaratır.
Rilke'nin Kontes Sizzo'ya mektubunda belirttiği gibi şal;
limon kokusu veya bir lahitle aynı şiirsel öze sahiptir. Şal, bir eşya olmaktan
çıkıp tıpkı bir dansın adımları veya "boşluk" olan bir şiir gibi,
insan dokunuşuyla dolu, gökyüzünün ve hayatın gizli eşdeğerlerinin
dönüştürüldüğü bir alana ("bahçeye") dönüşür.
Şeklin ortası
Rilke’de figür, nesnel, katı veya statik bir tasarım
(heykelimsi bir kütle) olarak ele alındığında başarısızlığa mahkûmdur. Çünkü
figürün tam merkezinde, onu içten çalışan, biçime saldıran ve yapıyı adeta bir
patlamayla dinamik kılan bir "ruh" veya "boşluk" bulunur.
Bu merkez bir kuvvet odağı olarak Deneyimlenir; killi/toprak
kütleyi ateşli bir harekete kavuşturur. Figür kendisini izole bir obje olmaktan
çıkarıp "balodaki bir dans figürüne", insanlar grubuna ("insan
buketi") veya ilişkiler ağına dönüştürür.
Ragaz Mezarlığı şiirinde kızların oyunu sırasında yeri
kaybolan ve "her tarafı korkutan orta" olan unsur Eros'tur. Eros,
Rilke için adlandırılamayan, elden kaçan ama tüm adımların seğirmesini sağlayan
mutlak boş merkezdir. Kızın içindeki aşk ve dehşetin ağaçla birleşmesi (Daphne
başkalaşımı), karanlık merkezden doğan hareketin sürekli yeni meskenler
aradığını gösterir.
Şekil ve zaman
Rilke’nin Dördüncü Ağıt’ta belirttiği "Duygunun
konturunu biliriz: yalnızca onu dışarıdan şekillendiren şey" ilkesi,
merkez ile dış uzay arasındaki ilişkiyi kurar.
Aşkın Başlangıcı şiirinde aşıkların ilk
gülümsemesinin sınırları, gece gökyüzüne bakan ağaç tepelerinin hatlarıyla
çizilir. Tıpkı lahit odası veya gül odası gibi, gülümseme odası da mekanla
birleşir.
Geleceğe ve aşka dönük olan merkez (gülümseme) doğrudan
söylenemez/isimlendirilemez; ancak ağaç tepeleri veya lahit figürü onu
dışarıdan belirler. Bu "dışarısı" ise sonsuz uzay ve gece gökyüzü
tarafından aşıldığı için, duygu en nihayetinde tekrar "içeriye"
çekilir. Gerçek kalp en uzak ve anlaşılmaz olana dönüşür; ta ki "büyük
bir kalp atışı gizlice içimize girip tapınak yapana" kadar.
Meryem'in Göğe Kabulü'nde veya Luise Schwerin'in ölüm
şiirinde şair, merkezi "iğne deliği gibi dışarıda bırakarak"
boşluk üzerinden asıl boyuta ulaşır.
Rilke'nin Yerçekimi şiirinde orta, herkesten ve uçan
şeylerden kendisini geri çeken en güçlü merkezdir. Tıpkı bir gülün yükseltilmiş
merkezi veya Meyve şiirindeki olgunlaşma gibi: Meyve, topraktan aldığı
tüm yükseliş ve yay salınımını tamamladıktan sonra, kabuğun içindeki görünmez
merkezine geri döner (düşüş/kendine dönüş). Tıpkı topun fırlatılıp düşüş
kavisini tamamlaması gibi, meyve de bir "figür"e dönüşür.
Zamanın yıkıcılığı ve geçicilik (viene meno), duman
gibi belirsiz ve görünmezdir. Ancak bu geçicilik hayaletliği, figürün ve
sanatın "artan uzayı" içerisinde yoğunlaşarak biçim kazanır. Zaman,
aniden mucizenin ortaya çıktığı yer olur.
Bir çocuğun ölümüne dair taslaklarda görüldüğü üzere ölüm,
kasılmaların ve kelimelerin ötesinde saf ilişkilerin ("bir dizi yıldız ve
ortasında ben") doğduğu andır. Yaşam ve ölüm artık karşıt değil; bilinen
figürün ve yıldız bağlantısının (Konstellation) birer parçasıdır.
Rilke’de "Figür"ün Temel Parametreleri
Mekan Oluşturan Güç ve İçi Boş Kap Karakteri: Mekanı
genişleten, toplanma ve ölçüm yeri sunan yapısı (lahit, gül odası, sürahi).
Hareket Karakteri: Statik görünümün arkasında yatan
içsel toplam ve hareket (akrobatlar, dans, atışın kavisi).
Esaslı Uzaklık ve Takımyıldız: Belli bir mesafeden,
izolasyondan ve gece gökyüzündeki takımyıldızların mutlak uzaklığından doğan
nitelik.
Gerilim ve Referans Karakteri: Çeşitli kutuplar
(hayvan-yıldız, yükseliş-düşüş) arasındaki saf ilişkiyi taşıyan
"soyut" anlamı.
Boş Merkez: Dışarıdan hiçbir nesnel belirlemeye izin
vermeyen, bir güç odağı olarak çalışan, adlandırılamayan gizli ve görünmez
merkezi.
Zaman
Bekleme, dayanma, yetişme
Modern tiyatronun başaramadığı saf şimdiki zaman, ancak
tiyatrodaki boş sahne önünde uzun süre beklemekle elde edilir.
Şiirsel zamanın kendini toparlayıp gerilebilmesi için, tıpkı
bu devasa sahne duvarı gibi, arkasında anlaşılmaz olanın toplandığı ortak bir
sınır/duvar gereklidir.
Şiirsel eylem kimi zaman yavaş el emeğini bir anda
gerçekleştiren sihirli bir çağrıya benzetilse de Rilke spiritüel ve büyülü
uygulamalara karşı mesafelidir.
"Bekle, bekle, bekle!"
Malte Laurids Brigge’nin Notları ve Dördüncü Ağıt
bağlamında çocukluk, geçmişte kalıp bitmiş bir dönem değil; bütün varoluşun
daha yüksek eşzamanlılığının (Gleichzeitigkeit) saklı olduğu bir
alandır.
Çocukluk, varoluşun tüm evrelerinin eşzamanlı olarak
yaşandığı yerdir.
Çocuğun dünyasında geçmiş, karakterlerin arkasında gizemli
bir önsezi olarak durur. Malte veya Savurgan Oğul için çocukluğu telafi etmek (nachholen),
onu sıradan bir özlemle anmak değil; çözülmemiş bir görev olan çocukluk
anılarını doğru yorumlayarak geleceğin doluluğuna dönüştürmektir.
Dördüncü Ağıt’taki kukla sahnesi:
İnsan araya girip sürekli süreci bölerken, "melek"
ve "kukla/oyuncak bebek" bir araya geldiğinde gerçek gösteri başlar.
Ancak bu boş sahnede insan zamanının ötesindeki "tüm evrenin çevresi"
ve bütüncül zaman görünür hâle gelir.
Tam zaman
"Açılan İnciler" Şiiri
1912 tarihli "Açılan İnciler..." şiiri,
saatlerin/kronometrenin "sayılan zamanı" karşısında varoluşun
dağılmasını önleyecek bir toplayıcı ilke (telos) arar.
Aşık, tıpkı boş bir tiyatro sahnesi gibi yükselen sevgiliyi
bekler. Güneş geceleri görünmezdir; ancak ışığı aya yansıyarak köyün göletinde
bir aks yaratır. Bu yansıma doğrudan şiir metaforudur.
"Geleceğin doluluğu, tüm zaman bize doğru
ilerlemiyorsa, en ufak bir şey nasıl olabilir?" Bu dize Rilke'nin
zaman anlayışının özetidir: En önemsiz olay bile ancak bütün boyutlarıyla tüm
zamanın bir odak noktasına akmasıyla şiirsel bir anlam kazanır.
Rilke’de zaman tek yönlü akmaz; geçmiş ve gelecek sürekli
birbirinin içine çöker.
Melekler hem gelecekteki nihai hedefi (telos) hem de
yaratılışın "en erken başarılı olanlarını" (mükemmel modelleri)
temsil eder.
Gelecek olan yıldız, kökenini "artık yokluğun
dağlarından" (geçmişten) alır. Çocuğun dünyasındaki çözülmemiş geçmiş,
geleceğin vaadi hâline gelir. Gelecek ve geçmiş, şair için aynı boyutta
yaşanır.
Malte’nin bitimi ile Ağıtlar’ın tamamlanması
arasındaki 12 yıllık kriz dönemi, bu geleceği kazanma, geçmişle doğru bağları
kurma ve "tam zamanı" bekleme eylemidir.
Orpheus'a Soneler'in II. Bölüm 3. parçası ("Ayna:
Daha önce hiç kimse..."), aynanın özünü zamansal bir boşluk olarak
tanımlar.
Ayna, görünüşte boş bir salonun savurganıdır. Bir elek gibi
her şeyin aktığı boşluklara sahiptir; ancak bu boşluk olumsuz değil, yaratıcı
ve toplayıcı bir güç merkezidir (tıpkı figürün "boş ortası" gibi).
Ayna (ve pencere), tıpkı Zafer Tanrıçası Nike’ın kahramana
rüzgarda dağılmayacak eylemler sunmak için alanı boşaltması gibi, odayı ve
zamanı daha derin bir boyuta açar.
Melekler, kendilerinden akan güzelliği kendi yüzlerine
yeniden yaratan aynalardır. Işığın eklemlendiği, toplandığı ve görünmeze
dönüştüğü mekânlardır.
Babası Ölen Malte’nin Deneyimi: Kalbe yapılan
müdahale anında "sanki odadaki tüm zaman bir anda kaybolmuş, bir
fotoğrafın içine girilmiş" gibidir. Zaman aniden durduğunda ve sıradan
akış kesildiğinde, "tükenenden fazlası" ortaya çıkar.
Müsrif Oğul: Müsrif oğulun yokluğunda "sayılan
zaman" düzeninde evde çok az zaman geçmiş gibi görünür; ancak içsel
deneyimde geçmiş ile gelecek arasındaki büyük halka tamamlanmış, zamanın
doluluğuna ulaşılmıştır.
Ayna sonesi: zamanın aralıkları
Les Fenêtres (pencereler) döngüsünde pencere, “geometrimiz”
(notre géométrie) ve nesneleri çevreleyen basit bir şekil olarak tanımlanır.
Sevilen kişi ya da pencerede bekleyen bir çocuk, bu çerçevenin içine girdiğinde
“neredeyse sonsuz” (presque éternelle) bir boyuta ulaşır.
Aynalar ve pencereler, Rilke poetikasında sıradan, akıp
giden kronometrik zamanı askıya alan şiirsel gücün kendisini temsil eder.
Şiirsel dönüşüm, nesneyi veya sevgiliyi geçmişin geçiciliğinden ve geleceğin
henüz olmamışlığından çekip alarak “saf şimdiye” (tam kalma zamanına)
yerleştirir.
Ayna sadece nesneleri yansıtan bir yüzey değil, geçip giden
"en güzel" olanı seçip koruyan, yoğunlaştıran ve zamanın doluluğuna
ulaştıran bir "zamandaki boşluk" (Zeitlücke) alanıdır.
Erken dönemdeki melankolik, kendi görüntüsüne saplanıp kalan
ve ölümcül bir kendiyle karışma yaşayan Narcissus, Ayna Sone’sinde yerini “açık,
rahat ve berrak” bir Narcissus’a bırakır.
Artık Narcissus aynada kendi fiziksel yüzünü aramaz. Ayna
yüzeyinden içeri nüfuz ederek, aynanın sakladığı “en güzelin”
(sevgilinin/kadının) yanaklarına ulaşır ve özünü onunla birleştirir.
Aynanın derinliğindeki boşlukta, geçmişte kalan sevgilinin
imgesi ile geleceğe nüfuz eden Narcissus’un görüntüsü çakışır. Şiirde
kullanılan zaman kipinin muğlaklığı da geçmiş ile geleceğin tek bir saf zamanda
birleştiğini doğrular.
Dönüşümün görünmezliği
Görünen her şey, yokluğun ve gecenin diliyle görünmez alana
aktarılır.
Aynanın veya pencerenin sunduğu gerilim ve ölçü (mesure),
varlığın kendini bulmasını sağlar. Bir nesne veya insan, aynadaki "kendi
görüntüsüyle yüzleşerek" ve onunla arasındaki gerilimi koruyarak
bütünlenir.
Aynada kalış kalıcı bir duraklama değildir; varlığın ve
yokluğun ötesine, görünmez yeni bir figüre "başka bir yere taşınma"
sürecidir. En güzel olan, Narcissus aynanın derinliklerine nüfuz edip zamanın
çatlaklarına girene kadar aynadaki varlığını sürdürür.
Ayna nasıl görünmez mekâna açılan bir kapıysa, gül de kendi
alanını yaratan bir "koku aynası"dır.
Ayna Sone'deki Narcissus gibi, lirik benlik de koku
akıntısına karşı sürüklenerek gülün iç mekânına (sevgilinin yanına) ulaşır. Bu
görünmez dönüşüm/kuluçka süreci dışarıdan zamanla ölçülemez; doğum
"birdenbire" gerçekleşir ancak bu an, "dokunmadan iki bin yıl
öncesine" dayanan zamansal bir gerilime sahiptir.
Rilke'nin 1925'te Sophie Giauque'ye yazdığı mektupta
belirttiği gibi, şairin görevinin var olan her şeyi yeniden diriltmek,
başkalaştırmak (transpose, profond et intrinsèque) ve yokluğun dilini
görünmezin diline çevirmek olduğunu savunur.
Ayna karanlığı (Spiegeldunkel), optik bir yokluktan
ziyade varlığın yıldızlararası mesafelere ve sınırsızlığa açıldığı bir dikey
mekândır. Yıldız takımyıldızları ve gece, dünyevi varoluşun sınırlılığına karşı
büyük bir denge (karşı ağırlık) oluşturur.
Müzik
Müzik / dillerin bittiği dil
Akustik ses malzemesinin arkasında yer alan mutlak
sessizliktir. Tıpkı Malte’nin duymayan Beethoven’ı tercih etmesi gibi, gerçek
müzik sesin bittiği yerdeki derinlikten beslenir.
Gong’un ilk vuruşu, müziğin bu en yalın hâlidir. Gong sesi
bir melodi değil; sessizliğin duyulur kılınması, uzayın olgunlaşması ve
"boşlukların tersine çevrilmesidir".
Müzik, tıpkı ayna gibi şeffaflığın, deliklerin ve arkadan
duyulanın alanıdır. Zihnimizdeki "kalp mekânını" aşarak insanı
yaşanmaz, devasa ve kutsal bir dış/iç boyuta iter.
Veda
Veda / dikey zamana geçişin ve varoluşun en yüksek
bütünleşme biçimidir.
Müzik de dâhil olmak üzere sanatın en üst düzeyi bir
"kalkış" ve "en tatlı veda"dır ("Yüce bir
ayrılıştır").
Rilke, geçici olanı korumanın yolunun onu saklamak değil,
onunla radikal bir veda yaşayarak onu görünmezliğin alanına salmak olduğunu
savunur. Müsrif Oğul’un dönüşü veya salıncağın en yüksek noktadan geriye düşüşü
bu yapının örnekleridir.
Veda sayesinde insan, kronolojik kışların ötesindeki o
"sonsuz kış uykusunu" aşar. Veda etmek, var olanı yok etmek değil,
onu doğanın dilsiz ve anlatılamaz rezervine eklemektir.
İnsan varoluşu ve çocukluktan itibaren biriken tüm sevgiler,
zorluklar ve vedalar bizi biçimlendirir. Şairin kalbi en sonunda "yokluğun
efendisi" (Grand-Maître des non-êtres) hâline gelir.
Veda, soluduğumuz havadaki bir polen gibidir; her an gelen
rüzgârla içimize çekilir. Ancak bu veda bir reddediş değil, yaklaşmakta olan
geleceğin zorunlu ve kurucu bir parçasıdır.
Yol ve dönüş: geçit
Hiçbir Yere Çıkmayan Yollar
Valaisans Dörtlükleri’nde anlatılan yollar, bilinen
anlamda bir varış noktasına gitmez. Önlerinde yalnızca "saf mekân ve
mevsim" vardır.
Hiçbir yere varmayan, amacı kendisi olan yollar saf mekânı
ve mevsimi açar.
Yolun dolambaçlı yapısı ve amaçtan sapması, manzara algısını
basit bir optik seyir olmaktan çıkarır; onu zamanın bizzat tecrübe edildiği
dikey bir alana dönüştürür.
Yolun değeri, ulaştığı sonuçta değil; bükülmesinde,
kıvrılmasında ve salınımındadır.
Yürüyüş (Der Spaziergang) şiirinde
belirtildiği gibi; henüz adım atılan patikanın sonu uzaktan görünür. İnsan
henüz ulaşamadığı veya kavrayamadığı bu şey tarafından önceden dönüştürülür: "Ulaşamasak
bile bizi değiştirir, pek de farkında olmadığımız şeye..."
Şair insanlara statik bir biçimde bir şeylere tutunmayı
değil, "yürüdükleri yolla kendilerini korumayı" öğütler. Bu koruma
statik bir sahiplenme değil; hareketin ve geçişin içinde sağlanan dinamik bir
varoluştur.
Orpheus'a Soneler’deki Dansçı figüründe dönüşüm,
hareketin durdurulmasıyla gerçekleşmez. Aksine, eylemin/hücumun en yüksek
dereceye çıkarılarak bir dans figürüne dönüştürülmesiyle elde edilir.
Dansçının adımları "hareketten bir ağaç"
oluşturur; bu ağacın meyveleri ise dans sırasındaki vazolar, testiler ve
biçimlerdir. Yol da tıpkı bu dans gibi, adımların uzay-zamanda bir figür
oluşturmasıdır.
Hölderlin’e ithaf edilen şiirdeki "en gezgin ruh"
nitelendirmesi, şairin sürekli veda eden ve geçen durumunu ifade eder.
Rilke, Orpheus Sonesi’nin sonunda şaire şu talimatı verir: "Başkalaşım
içinde dışarı ve içeri girin." Şiirsel figürler yalnızca bu sürekli
geçit/pasaj (Durchgang) hâlinde doğabilir.
Özet
Rilke'de şiirsel dönüşüm, nesneleri kronolojik zamanın ve
yüzeysel mekânın içinde tutmakla değil; onları veda, müzik, ayna ve amaçsız
yolculuklar aracılığıyla görünmezliğin, zamanın boşluklarının ve dikey boyutun
içine salmakla gerçekleşir.
Dönüşüm ve Kader
Şekil ve dönüşüm
Orpheus'a Soneler’in 2. Kısım 12. sonesinde şair, "Değişikliği
istiyorum... Dünyevi dünyaya hakim olan o yaratıcı ruh, şeklin kıvrımı gibi
hiçbir şeyi sevmez" diyerek varoluşun amacının durağanlık değil,
dönüşüm olduğunu vurgular.
Dönüm noktası (Umschlag), bir hareketin (tıpkı bir
fırlatış veya parabol eğrisi gibi) en yüksek noktaya ulaşıp kendi üzerine
katlandığı an'dır. Bu an, gündelik akışın dışındaki "dikey Pazar
günü" veya "zaman arasındaki boşluk/aralık"tır.
Şiirsel görev; dışarıda görülen, geçici ve çürümeye mahkûm
olan nesneleri içselleştirerek ("iç mekâna" alarak) onları yok etmek
değil, görünmezlik alanında korumaktır.
Ölüme doğru ilerlemeyen bir varoluş kilitlenmiş, büyülü ama
yalan bir bloktur.
Ölüm
İnsan ancak geleceğin en uzak noktası olan ölüme açık olduğu
sürece geçmişin en uzak noktası olan çocukluğa ulaşabilir. Kendini ölüme
kapatan insan, "çocukluğu düşünemeyecek kadar yaşlanır" (trop
vieux pour penser un enfant).
Çocukluk kalbi "zamansız" tutar; ancak bu
zamansızlık kronolojik zamanın durması değil, ölümle kurulan o korkusuz,
sınırsız oyun arkadaşlığıdır.
Kontes Sizzo’ya yazılan mektupta belirtildiği gibi; hayatın,
ay gibi bizden sürekli uzaklaşan bir tarafı vardır. Ölüm, varlığın
olumsuzlanması değil; kürenin, bütünlüğün ve doluluğun tamamlayıcısıdır.
Orpheus Sonesi I/14'te elma, armut ve muz gibi olgun
meyveler ölüler diyarından gelen işaretlerdir. Ağızda hem yaşamı hem ölümü
tattıran meyve, ölülerin dünyayı güçlendiren gizli varlığını taşır.
Şiirsel mekan; uyanık ile uyuyanın, ışık ile karanlığın, ses
ile sessizliğin, mevcudiyet ile yokluğun aynı anda var olduğu
"kutsal bir evlilik" alanıdır.
Bütünlük metaforları
Tıpkı ayın bize görünmeyen arka yüzü gibi, varoluş da
yalnızca dünyevi/görünür kısımdan ibaret değildir. Tam varoluş, görünmeyenin
(ölümün) bu eksik parçaya eklenmesiyle "ay diski gibi bir bütün olarak
doldurulur".
Hölderlin’e yazılan şiirde şair, ay gibi hareket ederek ve
radikal bir veda yaşayarak "kutsal ve korku dolu manzarayı" bütünlüğü
içinde tecrübe eder.
Salıncağın (kalbin) sallanırken çizdiği alt yarım daire
görünürdür; ancak onun en tepe noktaya (dönüm noktasına) ulaştığı an
reddedilen, erişilemez üst yarım daireye fırlattığı saf gerilim, dairesel
hareketi görünmez alanda tamamlar.
Bu tamamlama sıradan bir ayna yansıması değildir; benden
taşan gücün uzaydaki gerilim halkasını doldurması ve dönüm noktasının gücüyle
bütüne ulaşmasıdır.
Çember, kendine dönüşü ve ilişkilerin kapalılığını simgeler.
Ancak Rilke’de bu dönüş, yalnızca en uç veda temelinde mümkündür.
Şair, bir değerli taşın parmak yüzüğüne oturtulması gibi,
kendisini takımyıldızların oluşturduğu o "saf figürün" içine
yerleştirmek ister. Terazi, toka, sürahi ve yüzük; yaşam ile ölüm arasındaki o
büyük benzerliğin sembolleridir.
Yaşamın terazisi sürekli dalgalanırken, death/ölüm terazisi
sessiz ve dengededir. Ölümün terazisindeki iki kefe (kardeş kaplar) eşit
miktarda boşluk taşır.
Bu terazi, nesnelerin dünyevi ağırlığını değil, görünmez
alanı ve "uzayın dengesini" tartarak huzuru sağlar.
Kader
Kader insana dışarıdan yaklaşmaz, insanın içinden doğar.
Fransa şiirlerinde sıklıkla geçen "elin içi" (la
paume), çizgileriyle kaderin ve takımyıldızın yeryüzündeki karşılığı olan bir
manzaradır.
El içi, heykelsi figürün ihtiyaç duyduğu o alıcı, oyuk formu
taşır. En basit içecek, bu kader çizgileriyle ayrılmış boş elden içilir.
Elin içindeki çizgiler, gökyüzündeki yıldız haritalarının ve
kaderin bedendeki izidir. Onuncu Ağıt’ta güney semalarında parlayan ve anneleri
simgeleyen “M” harfi, mübarek bir elin içi kadar saftır.
El içi yalnızca hissetmeye yarayan bir taban değil; gökyüzü
yollarını kabul eden, suyu kuyuya taşıyan ve tüm dünyevi yolları "içsel
bir manzaraya" dönüştüren ana figürdür.
Yüz
Tıpkı el içi gibi yüz de kaderin izleriyle doludur. Erken
dönem taslaklarında eski bir ayakkabının yamalarına benzetilen acımasız
çizgiler, ilerleyen dönemlerde varoluşun derin izlerine yerini bırakır.
Şairin yüzü, gecenin sınırsız ve anlaşılmaz derinliği
karşısında duran antitezdir. Şair, yüzünü geceye tutarak onunla bir "saf
denklem" (reine Gleichung) oluşturur; gece ile yüz adeta birbiri
içinde erir.
Üçüncü Ağıt’ta sevgilinin yüzündeki tutku ve arzu
doğrudan saf yıldızlardan gelir. Ancak sevgililerin aşırı
"mevcudiyeti", dünyayı ve meleği bütüncül bir şekilde kavramaya
yetmez; dünya adeta sevgilinin yüzünden dışarı dökülür. Gerçek tamlık, ancak
yüzün bir takımyıldız figürü haline geldiği sınırlarda gerçekleşir.
Maske, Rilke poetikasında sıradan bir gizlenme aracı
değildir. Ağacın dalları arasından yıldızların geçmesiyle oluşan gece maskesi
ya da bir heykeltıraşın elinden çıkan kadın maskesi (Le Masque), insan
yüzünü aşan ve onu uzayın derinliğine açan yükseltilmiş bir sanatsal figürdür.
1907 Mısır mektubunda betimlenen Sfenks başı, binlerce yılın
rüzgarını, yükselip batan takımyıldızları kendi içinde toplayarak evrenin yüzü
haline gelir. Artık evrenin bir yüzü vardır ve bu yüz, bakışını en dıştaki
yıldızların ötesine yansıtır.
Orpheus’a Soneler’deki "Nefes al, seni
görünmez şiir!" dizesinde olduğu gibi, kişinin kendi yüzü ile mekanın
yüzü arasındaki etkileşim bir soluk alıp verme (nefes) sürecine benzetilir.
Bu takas gözle görülemediği için görünmez bir şiirdir. Şair,
feragat ve veda yoluyla yüzünü "temizler" (yüzü arındırmak),
böylece yüz, aynanın kendisi gibi görünmeze dönüşümün mekanına evrilir.
Son not
Kalp, çekiçlerin arasında örselense de övmeye devam eder.
Geç dönemin "hava çekici" (grand marteau aerien)
veya "zaman çekici" (marteau du temps), mevsimlerin mezarında
dik duran bronz bir vazoyu döverek şekillendirir.
Bu bronz vazo; geçiciliğin ölçüsü, dönüşümün, kaderin,
zamanın ve figürün özsel birliğini bünyesinde barındıran nihai ciddi figürdür.
Şiirin Karakteri
Şiir ve şekil
Rilke'nin 1914 civarındaki geçiş aşamasından gelen
"dünyanın iç mekânı" kavramı, yalnızca şiire dönüştürülecek bir dünya
resmi sunmaz; şiirin kendisi bu iç mekânın gerçekleştiği yerdir. İçerisi ile
dışarısı arasındaki engeller hafıza ve doğadaki hareketlerin anımsatılmasıyla
kaldırılır.
Şiirsel mekânda zamanın yapay sınırları aşılır. Şiir dili,
tarihsel referansı genişleterek zamansal süreci ("saatlerin küçük
adımını") geride bırakır ve insanı en geniş varoluşsal bağlara açar.
Sanat eseri ve Rilke'nin orta dönemindeki
"şey-şiir" (Dinggedicht) anlayışı durağan bir nesne değil, hareket
üzerine kuruludur. Şiir, hareket ile hareketsizlik arasındaki uyumu arayan bir
"ölçü" ve "kap" görevi görür.
Doğadaki basit hareketler (güvercinin çeşme kenarına
konması, top atma/sallama oyunları), sadece tematik unsurlar değildir; doğrudan
şiirin kendi üretim sürecine ve geçicilik eşiğindeki varlığına işaret eden asli
metaforlardır.
Şiir, yalnızca ifade ettiği hareketlerin adı değil, onların
eyleme dökülmesidir (performans/icra). Bu nedenle Rilke’nin geç dönem eserleri
(örneğin Duino Ağıtları) ideolojik bir söylem değil; yükseliş, düşüş ve
dönüşüm hareketlerinin doğrudan gerçekleştirilmesidir.
Bir pasaj ve metafor olarak
şiir
Şiir, kendi içinde bir "geçiş" (pasaj) ve
"dönüşümdür". Metafor kavramı burada sadece bir benzetme öğesi değil,
zaman ve mekânın karşı hareketinin dilin bütününe aktarılması anlamını taşır.
Şiir, doğrudan doğruya kendinin metaforudur.
Rilke, şiirlerin birbiriyle ve dünyayla olan ilişkisini
gökyüzündeki takımyıldızlara benzetir. Şiirsel sözcükler, günlük kullanımın ve
araçsal faydanın dışına çıkarılarak dokunulmaz, saf ve kalıcı bir
"takımyıldız" düzenine çekilir.
Şiirsel dize; yoğunluğu ve gerilimi sayesinde insan
varoluşunun dağınık kaderini toplar. Şiir, yaşam ile ölüm arasındaki dengeyi
kurar; içinde ölümün ve vedanın biçim kazandığı bütünsel bir alan açar.
Rilke, şiirin mekanik olarak kaydedilip tekrar edilmesinden
(fonograf vb.) tedirginlik duyar. Şiir, şairin sesindeki/ritmindeki
"tekrarlanamaz ve eşsiz" anlarda mevcuttur. Keyfi yeniden
üretilebilirlik geçiciliği yüzeyselleştirirken, şiirin özü bu benzersiz veda ve
dönüşüm anında saklıdır.
Şiirdeki sessizlik ve duraklamalar, sözcüklerin arasına
yerleşmiştir. Şiirsel dil, "sessizliğin içinden doğan ve sessizliği
taşıyan" bir yapıya sahiptir.
Rilke’nin imgeleminde şiir; balıkların dili gibi sessizce
konuşan, dillerin bittiği sınırda yükselen ve varoluşun gizli yüzünü görünür
kılan en saf dilsel biçimdir (figürdür).
Dönüştürülen alan
Rilke'nin "hayali alan" veya "dönüşüm
alanı" olarak adlandırdığı yapı, dünyevi gerçekliği reddetmez; aksine onun
sınırlarını aşarak "doğanın arkasını" ve varlığın daha derin
hakikatini kapsar.
Bu hayali alan (içimizin derinlik boyutu), geçmiş ile
şimdiyi, ölüler ile canlıları birleştirir. Orpheus Soneleri’nde
görüldüğü gibi, amaç "göz kapalıyken görülenle görülmeyeni
birleştirmek", yani yaşam ile ölümü bölünmemiş tek bir bütün olarak
kavramaktır.
Şairin kalbi, psikolojik bir iç mekân değil; uzayı birbirine
bağlayan, görünmezliğe dönüştürülmüş ve aynalanmış kucaklayıcı bir alandır (Windinnre
/ "Dünyanın iç mekânı").
Görünmeze dönüşüm (ruhsallaştırma), dünyevi olana sırt
çevirmek değil; yeryüzünü, meleklerin bakış açısındaki gibi şeffaf hale
getirmek ve yaşamın/ölümün gizli köklerini açığa çıkarmaktır.
Rilke, teknolojiyi şiirin basit bir karşıtı olarak değil;
geleceğin hızını, gücünü ve hareketini yakalayan yıkıcı bir "rakip"
(bir tür süper-şiir) olarak görür.
Teknolojinin ve çağın (Zeitgeist) getirdiği en büyük
tehlike, nesneleri ve hareketleri bir takımyıldıza/düzene sokacak bir
"figürün" (biçimin) olmaması ve her şeyin "şekilsiz/iz
bırakmaz" bir acelecilik içinde erimesidir.
Şiir, bu teknik dönüşüm çağında, görünür olanın tehdit
altındaki biçimini korumak ve bu hareketleri kalıcı bir şiirsel figüre (yokluk
çekici, havadaki uçuş eğrileri) dönüştürmekle yükümlüdür.
Biçim sorunu ve algı krizi
Orta dönem Rilke anlayışında (örneğin Rodin etkisindeki Yeni
Şiirler) sanat eseri, zamandan soyutlanmış durağan bir nesne/şey gibidir.
Geç dönemde ise yerini kaderi, geçiciliği ve dönüşümü içeren daha kapsayıcı bir
"figür/şekil" kavramına bırakır.
1914 tarihli "Waldteich" (Orman Göleti) ve "Wendung"
(Dönüş) şiirlerinde şair, nesnelere sadece dışarıdan bakma (görüş / inceleme)
ilkesinin tıkandığını fark eder. Nesnelerin çokluğu ve yakınlığı bir yoğunlaşma
krizine (saf yakınlık krizi) yol açar.
Vizyonun (görmenin) bittiği yerde "kalp işi"
başlar.
Sanatçının görevi artık sadece dış dünyadaki şeylere bakmak
değil; nesnelerin şairin iç dünyasında geçirdiği dönüşümle (aşk ve duygu
yoğunluğuyla) kaderi kendi içinden yeniden tasarlamaktır.
Dışarıya yönelen "boş tüketen bakış", yerini
nesnelerin hakikatini ve bütünlüğünü koruyan içsel bir dengeye/tersine
çevirmeye bırakır.
Kenar ve ölçü olarak şekil
Rilke’nin geç döneminde şairin muadili artık durağan bir
sanat nesnesi (şey) değildir; oyuncak bebek, gelecek sevgili, melek veya
Orpheus gibi "gerilim içeren" ve "daha uzaktaki"
figürlerdir.
Nesneden figüre geçişin ana kriteridir. Nesne artık zamandan
izole edilip ölümsüzleştirilmez; aksine kaderi kendi içine alarak zamanın
doluluğuna ve en geniş kozmik mekâna (yıldız mesafesine) yerleştirilir.
Rilke’nin “Anlaşılabilir olan kaçar, sahip olmak yerine
kişi referansı öğrenir” ilkesi uyarınca, somut şeyler figürün dinamizmine
çekilir. Figür, durağan bir son değil; dönüşümün en ileri noktası, saf kenarı
ve hareketli sınırı olarak işlev görür.
Figür ancak çevresindeki hiçbir şey dışlanmadığında bir
"sınır ve kenar" olabilir; çünkü o, varlığın ve dönüşümün en geniş
çevresini kuşatır.
Rilke, "içerisi" ve "dışarısı"
kategorilerinin yetersizliğini fark ederek içerisi ile dışarısı arasındaki
engelleri kaldırır.
Geç dönemdeki figür anlayışı, genç Rilke’nin sonsuz
metamorfoz/enginlik özlemi ile orta dönemin sanat eseri üzerindeki
münzevi odaklanmasını birleştirir ve aşar. Genişlik ile sınır, ferahlık ile
çerçeve bu figürde sentezlenir.
Dünyevi pencere geçici ve eksik iken, geceleyin yıldızlar
arasında beliren pencere (fenêtre stellaire) en geniş kader ölçüsüdür.
Pencere; hem görüş alanımızı sınırlayıp tutan bir
"toka", hem de görünmeyene açılan nihai bir imgedir. Figür tıpkı bu
pencere gibi, görünmez olana dönüşümün ortasında anlaşılabilir olanın son
sınırını ve şiirin mutlak ölçüsünü temsil eder.
Tanıdık figür
Şairdeki taklit anlayışı edilgen bir kopyalama (Platoncu
mimesis) değildir. Dünyevi pencerenin takımyıldızı taklit etmesi, pencerenin görünmeze,
yokluğa ve en geniş dönüştürülmüş mekâna uyması/açılması demektir.
Başkalaşım (Metamorphose), nesnelerin yok olması
değil; onların görünmezliğe aktarılarak gerçek ve korunaklı varlığına (varlık
yokluğuna) kavuşmasıdır. Takımyıldız imgesi, bu dünyadan kopuk bir mistik alan
değil; tam aksine dünyevi kaderin ve varlığın en yüksek ölçüsüdür.
Rilke, modern sanat anlayışında nesneleri/deneyimleri şiir
alanında yeniden "yaratmayı" esas alır (Lou Andreas-Sal Salomé'ye
bahsettiği Rusya'daki beyaz at örneğinde olduğu gibi).
Deneyimler tek başına yeterli değildir; hatıranın saf bir
varoluşa ve ölçüye dönüşmesi gerekir. "Tanıdık figür", geçmiş
tecrübelerin basit bir toplamı değil; geleceğe doğru fırlatılan, ölümle ve
ebediyetle genişletilmiş zamansal bir doluluktur.
Nesneleri (ev, ağaç, köprü, çeşme) dönüştürmek radikal bir
risktir (Wagnis). Şair, kendi içindeki imgeyi gecenin ve yıldızların
sonsuzluğuna doğru fırlatır.
Şiirsel bilgi ve figürleşme, ancak ölümün sürece dâhil
edilmesiyle mümkündür. Ölüm; sınırlı varoluşu zamanın dar kalıplarından
kurtaran, yaşamla birleştiğinde "çifte alanı" (doppelter Bereich)
tamamlayan temel unsurdur.
Yüzeydeki anlık "bakış/görme" yetersizdir. Şiirsel
bilgi, nesneleri "görmüş olmaktan", yani onları göz kapaklarının
ardındaki içsel ve görünmez mekânda mühürlemekten doğar.
İçerisi ve dışarısı arasındaki basit karşıtlık yıkılır.
Şairin bakışı, nesneleri yutan edilgen bir göz değil; imgeyi dışarıya,
yıldızlara doğru ışıyıp yansıtan "dışarı bakan göz"dür.
Şiir, sadece nesneleri pasifçe söyleyen/adlandıran bir araç
değildir. Dönüşüm gerçekleştiğinde kaderin kendisi dile gelir. Şair, dikey
zamanın ve "yeni nefes alanının" açılmasıyla dünyayı kökenine ve saf
berraklığına yeniden ulaştırır.
Tanıdık (bilinen) figür, yaşamın ve ölümün çifte alanını
kapsayan, geçiciliği tam zamana ve görünmezliğe dönüştüren, modern şiirin en
yüksek yapısal ilkesidir.
Sonsöz
Rilke’nin geç dönemindeki en radikal ve cesur adımları
(özellikle 1920 sonrası ürettiği Gong dizisi veya Mausoleum gibi
şiirler) uzun süre kamuoyu tarafından yeterince anlaşılamamış, etkisi gecikmeli
olarak ortaya çıkmıştır.
Ağıtlar/Mersiyeler varoluşsal gerilimiyle öne çıkarken,
Rilke'nin yaşamının son yıllarını taçlandıran Orpheus Soneleri yüce bir "hafiflik",
ciddiyet ve oyun sevincini barındırır. Bu hafiflik, gerilimin yok oluşu değil;
sessizliğin derinliklerine gömülü yeni bir söyleme boyutuna dönüştürülmesidir.
Rilke'nin geç dönemi, geleneksel Avrupa sembolizminin bir
devamı olmaktan ziyade onun Alman formundaki tasfiyesi ve tamamen yeni bir
şiirsel boyutun açılmasıdır.
Rilke’nin Georg Trakl hakkında söylediği "Şiir
tarihinde Trakl'ın kitapları şiirsel figürün özgürleşmesine önemli
katkılardır" ifadesi, kendi arayışını da özetler.
Uzun kişisel tecrübeler ve "gündelik öz"
kişiseldir; ancak "tanıdık figür"e ulaşıldığında bu deneyimler
kişisellikten sıyrılarak kültürel/geleneksel kalıplara dayanmayan, saf bir
güçler müziğine ve evrensel bir gerilime dönüşür.
Figür, tek bir şiirin biçimi değil; tüm bireysel şiirlerden
önce gelen saf dilsel model ve takımyıldızdır.
Rilke’nin "görünmeze dönüşüm" olarak kavradığı
figür ilkesi; 20. yüzyılın başında müzikte atonaliteye, görsel sanatlarda ise soyut/nesnel
olmayan resme geçişle tam bir paralellik gösterir.
Rilke, yalnızlığı seçip akımlara katılmasa da, çağının en
derin şiirsel ve sanatsal krizini sezmiş; sanatın sınırlarını geleneksel nesne
anlayışının ötesine taşıyarak yeni bir zihinsel/tinsel alan açmıştır.
Post-sembolist dönemin bir diğer devi Paul Valéry de
poetikasının merkezine "figür" kavramını yerleştirmiştir.
Valéry retorikten ve ritmik figürden hareket ederken, Rilke
işe nesne/içerik üzerinden başlamıştır. Ancak her ikisi de yüzeysel
"biçim-içerik" karşıtlığını aşan saf bir poetolojik alan yaratmada
buluşurlar.
Geç dönem Rilke’de şiir ile poetika (şiir kuramı) arasındaki
ayrım ortadan kalkar; şiirin kendisi kendi poetikasının metaforu ve sınırı
haline gelir.
…
Notlar
Fritz Kaufmann (1934): Rilke üzerine ilk yapısal
analizi yapmış
Otto Friedrich Bollnow (Rilke, 1956)
Hermann Mörchen
Ayna / Rilke'deki ayna, klasik narsisizmle ilişkili
değildir; aynanın ana karakteri "erişilemezlik"tir. Ayna, görünür
dünyayı "görünmez" olana dönüştüren tinsel bir alandır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder