1 Aralık 2025 Pazartesi

Ingeborg Schnack - Rainer Maria Rilke'nin Yaşamı ve Eserleri - Notlar

Ingeborg Schnack - Rainer Maria Rilke'nin Yaşamı ve Eserleri - Notlar

Rainer Maria Rilke, Leben und Werk, Insel-Verlag, 1956

 


Rilke'nin Hayat Hikayesine İlişkin Notlar

“O bir şairdi ve belirsizlikten nefret ediyordu…” (Malte…)

 

Rilke’ye göre gerçek "iş" yalnızca şiirsel çalışmadır. Hayatındaki her detayı (yaşam alanını, ilişkilerini, düzenini) sanatının gerektirdiği amansız mükemmellik arayışına göre örgütlemiştir.

 

Rilke; Tolstoy, Ibsen, Proust, Valéry ve Hauptmann gibi isimlerin yaşam biçimlerini ve dünyada var olma tarzlarını yakından incelemiştir.

Mektuplarında Proust, Kafka, Trakl ve Valéry gibi isimlerin büyüklüğünü dönemdaşlarından çok önce tespit etmiş ve genç şairlere rehberlik etmiştir.

 

Rilke, modern bir yazardan ziyade Orta Çağ'ın gezgin bir ozanına benzer. Muzot’taki son yılları da dahil olmak üzere, kendisini besleyecek sessizliği ve iklimi bulmak için sürekli yer değiştirmiştir.

 

Çocukluğu (Prag, aile ortamı ve St. Pölten askeri okulu) onun için şifa bulmamış derin bir acı kaynağıdır. Psikanalizi reddetmiş; çocukluğunda "yaşanamayan, korkunç" olan şeyleri sanatsal sembol ve metaforlara dönüştürmeyi seçmiştir.

Rilke, çocukluğunda annesinin, o doğmadan önce ölen ablasını hatırlatmak amacıyla kendisine kız kıyafetleri giydirdiğini defalarca anlatmıştır (bu motif Malte Laurids Brigge'nin Notlarında da işlenmektedir).

Annesi ve babası, dışarı çıkmadan önce kıyafetlerini havanın sıcaklığına göre tam ayarlayabilmek için termometreyi kontrol edecek kadar aşırı koruyucu ve şımartan bir tutum sergilemişlerdir.

Rilke'nin ebeveynleri kiralık bir dairede mütevazı koşullarda yaşamaktaydı. Aralarındaki geçimsizlik ve kavgalar nedeniyle, Rilke henüz dokuz yaşındayken ayrılmışlardır. Ebeveynlerinin ayrılması ve evdeki nefret ortamı, şairin en derin acı verici çocukluk deneyimlerinden biridir.

Rilke annesine karşı hayatı boyunca derin bir tepki, yabancılaşma ve kızgınlık duymuştur. Annesiyle her karşılaşmasını bir "nüksetme" ve dehşet kaynağı olarak nitelendirmiştir.

 

Ailesinin lise eğitimi masraflarını karşılayacak gücü olmaması ve onu bir subay yapma hırsları nedeniyle Rilke, Avusturya devletinin askeri yatılı okuluna verilmiştir.

Fiziksel olarak zayıf ve dar omuzlu olan Rilke, askeri eğitimin ağır fiziksel egzersizlerine uyum sağlayamamış; arkadaşları tarafından dışlanmış ve eziyet görmüştür. Bu nedenle öğrenci evinde geçirdiği 5 yılı daha sonra "korkuların başlangıcı" ve hayatını zorlaştıran bir dehşet dönemi olarak tanımlamıştır.

Askeri okul günlerinde hiç arkadaş bulamamış, diğer çocukları adeta birer düşman olarak görmüş ve bu erken izolasyon hayatı boyunca erkekler dünyasıyla ilişkilerinde bir çekingenliğe yol açmıştır.

 

Askeri okuldan ayrıldıktan sonra Linz'de kısa bir süre işletme okuluna gitmiş, 1892'de Prag'a dönerek babasıyla yaşamıştır.

 

Rilke’nin biçimsel derinliği, Prag Baroğu ve Katolik kültürün sunduğu mekânsal/estetik zenginlikle beslenmiştir. Püriten ve Protestan anlayışı (dünyaya verilen "büyük evet"i kısıtladığı gerekçesiyle) soğuk ve mesafeli bulmuştur.

 

Prag yıllarında kendisinden yaşça büyük olan Valerie von David-Rhonfeld ile yarı annelik, yarı duygusal bir yakınlık içeren bir ilişki kurmuştur.

Amcasının yanında çalışması amacıyla Prag Üniversitesi'nde hukuk okumaya başlamış; ancak içindeki güçlü edebiyat ve sanat tutkusu nedeniyle aile beklentilerine radikal bir isyanla karşı çıkarak 1896'da evden ve Prag'dan ayrılıp Münih'e gitmiştir.

 

Rilke, sanatsal gücünü ve özgürlüğünü ancak ailesinden ve ebeveynlerinden uzaklaşarak ("kimsenin oğlu olmayarak") bulabileceğine inanmıştır.

Annesi Phia Rilke'ye duyduğu tepki hayatı boyunca sürümüştür. Annesinin yüzeysel, uydurma ve bağnaz dindarlığı, Rilke'nin yapay olan her şeye isyan etmesine ve kendi içsel vicdanını keşfetmesine yol açmıştır. Rilke'nin Hristiyanlık karşıtı tutumu da bu bağnazlığa bir tepkidir.

 

Malte romanındaki Müsrif Evlat motifi üzerinden Rilke, sevgi almayı bir tür tehdit ve özgürlüğün kısıtlanması olarak görmüştür. Katıksız aşkın getireceği fedakarlıktan korkmuş; heykeltıraş veya yazar gibi kendi dünyasında kalmayı yeğlemiştir.

Kadınların çekiciliğine kolayca kapılmasına rağmen, yakınlık derinleştiğinde bu bağlardan ve karmaşadan kaçmış, yalnızlığına sığınmıştır.

Princess Taxis veya Merline gibi kadınlarla yaşadığı yoğun süreçlere rağmen, hayatının son yıllarında "hayatında büyük bir aşk tanımadığını" ve "hayatının sadece işine (sanatına) ait olduğunu" itiraf etmiştir.

 

Rilke'nin hayatındaki en belirleyici kadın Lou Andreas-Salomé'dir. Lou; Rilke'ye hem rehberlik etmiş hem onda daha olgun ve erkekçe bir zarafeti ortaya çıkarmış, hem de onu Freud ve Nietzsche gibi çağının önemli entelektüel akımlarıyla tanıştırmıştır.

Rus insanının doğası ve mistisizmi onun şiirsel evrenini (Saatler Kitabı) doğrudan beslemiştir.

 

Thomas Mann'ın bir ailenin çöküşünü anlatan Buddenbrooks romanı, Rilke'nin Malte Laurids Brigge'nin Notları kitabını yazarken yararlandığı temel edebi ilhamlardan biri olmuştur.

 

Rilke; Rodin, Maillol ve Cezanne gibi sanatçıların eserlerini keşfettikten sonra nesneleri üzerlerindeki duygu dalgasından arındırmayı ve onlara nesnel/sert bir biçim kazandırmayı öğrenmiştir. Şiir dili "porselenden mermere" doğru sertleşmiş ve güçlenmiştir.

 

Rilke, İskandinav dünyasında gizem ile doğal yaşamın iç içe olduğunu savunmuştur. Danca öğrenmiş, Kierkegaard okumuş ve tek romanı olan Malte Laurids Brigge'nin Notları’nın başkarakterini Danimarkalı yapmıştır.

 

El Greco’nun tabloları ve Kastilya manzarası Rilke’de ışık, mekân ve sonsuzluk duygusunu şekillendirmiş; bu etki doğrudan Duino Ağıtları’nın atmosferine yansımıştır.

 

Rilke ömrü boyunca 10.000’den fazla mektup yazmıştır. Yalnızlığı tercih etmesine rağmen, monologlarında dahi bir muhataba ihtiyaç duyduğu için mektup formunu günlüğe tercih etmiştir. Mektupları onun adeta "hayat kitabı"dır.

 

Fransız dilinin netliği ve disiplini Rilke’yi büyülemiştir. Almancadaki yetersizliklerden sıkça yakınmış, yaşamının son döneminde Fransızca şiirler de kaleme almıştır. Gide, Valéry, Baudelaire ve Mallarmé gibi yazarlardan çeviriler yapmıştır.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi Rilke'nin yaratıcı gücünü ciddi şekilde sekteye uğratmış, Avusturya'daki askerlik hizmeti içsel çalışma arzusunu yok etmiştir.

 

Savaş sonrasında 1919'da İsviçre'ye geçen Rilke, burayı kendini toparlayabileceği ve asıl görevine dönebileceği bir yer olarak görmüştür.

Valais bölgesindeki Muzot Kulesi'ne yerleşerek inzivaya çekilmiş ve Şubat 1922'de yoğun bir içsel çalışmayla başyapıtları olan Duino Ağıtları (Duineser Elegien) ile Orpheus'a Soneler'i (Sonette an Orpheus) tamamlamıştır.

 

Bir gül dikeni yaralanmasının ardından tetiklenen akut lösemi (beyaz kanlılık) nedeniyle büyük fiziki acılar çekmiştir. 30 Kasım 1926'da Valmont Kliniği'ne kaldırılmıştır.

Hastalığının adını öğrenmek istememiş, bilincini bulanıklaştıracak ağır ağrı kesicileri ve dışarıdan manevi müdahaleleri reddetmiştir. "Bana yardım et, bana ait ölüme... doktorların ölümünü istemiyorum, özgürlüğümü istiyorum!" diyerek kendi ölümünü kendi bilinciyle karşılamak istemiştir.

29 Aralık 1926 sabaha karşı saat 03:30’da, Dr. Haemmerli-Schindler, Nanny Wunderly ve hemşiresinin yanında hayatını kaybetmiştir.

Gösterişten ve şöhret kibirinden uzak, sade bir törenle Raron'daki dağ kilisesinin dondurucu toprağına verilmiştir.

Cenazede Eduard Korrodi, Rilke’nin Birinci Ağıt’ından dizeler okumuş; René Morax ise "Elveda büyük şair!" sözleriyle veda etmiştir.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder